İngiltere, 1013... Kışın gelmesi ve karın yolları geçilmez hale getirmesi nedeniyle Knud'un ordusu bahara kadar küçük bir İngiliz köyüne yerleşmek zorunda kalır. Konumlarının gizli kalmasını sağlamak için kadın, erkek, çocuk demeden tüm köylüleri katletmekten çekinmeyen Askeladd, boş durmaz. Bir hayali vardır ve bunu gerçekleştirmek için ne Prens Knud'u ne yapıp edip acımasız bir savaşçı lorda dönüştürmesi gerekmektedir.
Tolstoy, harika bir yazar. Kitap uzun olabilir ama akıcı bir üslup ile yazıldığı için sıkılmadan okunuyor. Ben bir ay gibi bir süre de okudum. O nedenle karakterleri ve olayları düşüne düşüne analiz etme fırsatı buldum. Roman yalnızca ihanete dayalı bir aşk öyküsü değil. Köy ve kent yaşamı karşılaştırması, dini sorgulama, ölüm, demokratik seçimler, işçi hakları, kadınların toplumsal hayattaki rolü, Rus köylülerinin durumu gibi pek çok önemli olguyu sorguluyor. Anna baskın ve etkileyici bir karakter olsa da beni uyumsuz Levin karakteri de Anna'nın kocası Aleksey de sevgilisi Vronski de etkiledi. Kitty karakterini çok sevmedim. Bence Tolstoy, kitabın 1013. Sayfasında Vroskiy'in annesi kontesin görüşüyle kitabı özetlemiş. "Bu kadar delicesine bir tutkunun ne gereği vardı! Hep özel bişey gösterme arzusu. Gösterdi işte. Kendini mahvetti, iki güzel insanı, kocasını da benim bahtsız oğlumu da mahvetti." Bende ayısını düşünüyorum. Anna hiçbir şeyi kanıtlamak peşinde olmasa da kendinden başka hiç kimseye kötülük etmeden yaşamak istese de olaylar farklı boyutlarda gelişti. Ben suçu daha çok Anna'da buldum. Kocası da sevgilisi de haklı. Her iki erkekte Anna'ya yetemedi. Konforlu, saygın, paralı, mevki sahibi kocası da yakışıklı, tutkulu sevgilisi de. Romanın omurgası güvenli evlilik ve fırtınalı aşk arasında sıkışmış Anna'nın hikayesi ve trajik sonu üzerine oturtulmuş. Kesinlikle çok iyi karakterlere ve bu karakterlerlerin psikolojik tahlillerine dayalı olay örgüsüne sahip bir roman. Filme, diziye, tiyatroya, operaya çekilmiş bir kitap ama ne olursa olsun izlemekten ziyade okunması gerektiğini yoksa hak ettiği şekilde anlaşılamayacağını düşünüyorum. Şiddetle tavsiye ederim.
Kuşkusuz, İbn Sînâ, İslam dünyasının yetiştirdiği en büyük hekimlerden biri. On üç yaşında tıp eğitimine başlamış, ciddi bir enfeksiyon geçiren Buhara Sultanını tedavi ederek dikkatleri üzerine çekmiş. Bunun karşılığında da araştırmalarına devam edebilmek için devlet kütüphanesindeki nadir eserleri inceleme izni istemiş. 1013-1021 yılları arasında kaleme aldığı çalışması “Al-kanun-Fi-t-Tıbb” gerçek bir tıp ansiklopedisi hükmünde. Bu eseri sadece İslam dünyasında değil, Batı’da da tıbbın temeli olarak kabul edildi. Öyle ki, 18. yüzyıla kadar Fransa, İspanya, İtalya, İngiltere ve Almanya’daki merkez üniversiteler bu eseri inceledi. 650 yıl boyunca doktorlar için bir el kitabı oldu ve dünya tıp fakültelerinin müfredatının yarısını oluşturdu. Eserin 4. bölümünde salgın hastalıklar konusunda İbn Sînâ’nın dikkat çekici tespitleri var. Örneğin; malaryanın sazlık ve bataklık yerlerde görüldüğü gözleminden hareketle hastalıkla sivrisinekler arasındaki ilişkiye işaret etmesi, veba salgınıyla fareler arasındaki münasebeti belirtmesi ve sudaki kokuşmaya yol açan “cinnü’l-mâ” adını verdiği varlıklardan söz ederek mikroskobun keşfinden çok önce mikroptan bahsetmesi… İşte İbn Sînâ’nın yazdığı reçetelerden bir tanesi: “Az ye, az uyu, az konuş ve herkesle düşüp kalkma!”
19. Yüzyılın en önemli Romancısı kabul edilen Charles Dickens 'ın olgunluk çağı romanı Kasvetli Ev. Tam 1013 sayfa...
Romanın konusu, yıllarca süren bir miras davası... Konu bu, fakat yazar öyle güzel bir kurgu yapmış, karakterleri öyle bir anlatmış ki okuru alıp götürüyor. Karakter sayısı çok fazla özellikle ilk ciltte bunları tam oturana kadar kitabı yarılıyorsunuz.. Yazarın, bu kitabı korsan bir yayıncıya açtığı yıllarca süren ve sonunda mağdur olduğu bir davadan esinlenerek yazdığı düşünülüyor.. Kitapta kurgu ve karakterlerin sağlamlığı kadar, müthiş bir Adalet Sistemi eleştirisi var. Sanırım Dickens’ın en güzel özelliği bu, edebi yönden güçlü olmasının yanı sıra güçlü bir toplumsal eleştiri yapması... Endüstri Devrimini, bu devrimin İngiliz toplumu üzerindeki etkilerini, gelir eşitsizliğini, adalet sistemini, çocuk işçileri kısacası her konuyu romanlarında usta bir dille işliyor.. Ben kitabı çok çok beğendim.... Charles Dickens’in az bilinen fakat bana kalırsa en güçlü eserlerinden...
Bir de dileğim o ki, bizde de böyle hep okunan ve yaşadığı toplumu anlatan güçlü romancılar çıksın. Çünkü iyi kitapların her zaman toplum ve insan üzerinde etkisi oluyor..
Dergiyi sırf Erol abi için okumak zahmetine katlandım.
Onun yazısının Türkçesinin yazısında Rusça verilmesi de bana göre gereksiz. Türkiye'deki Ruslar Galiyev'i merak eder mi? Pek sanmam. Kazan Tatarları, Nogaylar, Kırım Tatarları vesair de zaten Türkiye Türkçesini çok rahat anlayabilecek seviyedeler.
Dergideki Çin güzellemesi de dikkatimden kaçmadı. Gereksiz... Çin'in Sesi Radyosundan plaket filan alacak değilsiniz. Uygurları, Kazakları, Dongxiangları, Dunganları Çin siyasetine paralel söylem geliştirerek koruyamazsınız.
Fatih Bey dergiye daha güçlü kalemler katmazsa maalesef Sebilürreşad sadece Eşref Edip ve Mehmet Akif'in ferhisi olarak kalmaya devam edecek.
Sultan Galiyev ve yazar Mehmet Poyraz hatırına aldım ve okudum. Mustafa Armağan'ın dergideki Galiyev yazısı beni epey şaşırttı... Erol Cihangir de var dergide...