“Kulluk etmemeye karar verdiğiniz an özgürsünüz demektir.” (s. 8, 26)
Metin kısa olmasına rağmen zihinsel olarak insanı uzun süre meşgul edebilecek bir kapasiteye sahip. Etkileyici yanı tiranlık eleştirisi yapmasından gelmiyor. İnsan okurken kendi eliyle kurduğu boyun eğme düzeniyle yüzleşmek zorunda kalıyor.
Kitabın ilk yarısında La Boétie’nin metni, ikinci kısmındaysa bu metne dair yorumlama kısmı yer alıyor. Açıkçası yorumlama kısmına ne kadar ihtiyaç duyulduğundan tam emin değilim çünkü orijinal metin zaten oldukça açık, akıcı ve anlaşılır. Yine de Montaigne’in, La Boétie için “çağımızın en büyük insanıdır” diyebilecek kadar güçlü bir yargıda bulunması boşuna değil. Burada karşılaştığımız şey yalnızca bir dönem metni olmaktan ötesi, kendi çağından hareket ederek bugüne dek uzanabilmesi.
Kitap belirli bir rejimi savunan ya da belli bir siyasal tarafı destekleyen militan bir metin değil. Yönetim biçimini değiştirmeye çalışan bir metin hiç değil. Yazarın derdi daha köklü bir soruyu sorgulamak: İnsan neden boyun eğer?
“Biçimi ne olursa olsun, özü tiranlıktır hep.” (s. 106)
Sorun, kötü bir hükümdar ya da yanlış rejim değildir. Sorun, yöneten-yönetilen ayrımının bizzat kendisidir:
“Bölünmüş olan her toplum, bir başka deyişle insanların yönetenler ve yönetilenler şeklinde ikiye ayrıldığı her toplum, zorunlu olarak bir kulluk toplumudur.” (s.75)
La Boetie’ye göre insan doğası özgürdür. Hükmedilmeye ya da boyun eğmeye programlı bir varlık değildir. Burada Aristoteles’in “zoon politikon” tanımıyla da arasına mesafe koymaktadır. Özgürlüğün kaybını siyasi bir kayba bağlamaz, ona göre ontolojik ve ahlaki bir bozulma halidir.
Metnin beni en çok etkileyen yeri özgürlüğünü kaybeden insanın insanlığını da yitirmeye başladığını söylemesi. Bu, bir yozlaşma; kulluğun doğal