Tanrım, işte yine birlik ve bütünlüğün tümüyle dışına savrulmuştum; tekliğe düşmüş, acı çeken, nefret eden, düşman bir Ben'e dönüşmüştüm. Başkalarının da durumu benimkinden farklı değildi, ona şüphe yoktu, ben yalnız değildim bu konuda, bir yığın insan vardı ki, yaşamları bir savaştı, kavga dövüşe başvurarak Ben'lerinin çevre karşısında tutunma girişimiydi, birlik düşüncesinden, sevgi, uyum düşüncesinden haberleri yoktu bu insanların, söz konusu düşünce kendilerine yabancıydı, aptalca ve güçsüz görecekleri bir düşünceydi. Hatta çağdaş insanın pratikteki dini Ben'inin ve savaşımının yüceltilip ululanmasından oluşuyordu. Ne var ki, bu Ben duygusunda ve Ben savaşında kendini rahat hissetmek ancak naif kimselerin, güçlü ve cesur doğa insanlarının işiydi; bilenlerin, çilelerde gözleri görmeye başlamışların ve acılarda incelmişlerin söz konusu savaşta mutluluk aramaları yasaktı, onlar için mutluluk yalnızca Ben'in gözden çıkarılmasında, birlik duygusunun yaşanmasında saklıydı. Tanrım, kendi kendilerini sevip düşmanlarından nefret edebilen saf insanlar ne mutluydu! Kendi kendilerinden asla kuşkuya düşmemiş, çünkü ülkelerinin sefalet ve felaketinde kendilerinin sözde en ufak bir sorumluluğu olmamış, tüm sorumluluğu doğal olarak Fransızlara, Ruslara ya da Yahudilere, kim olduğu fark etmeyecek birine, kısacası bir başkasına, bir "düşmana" yükleyen yurt-severlere ne mutluydu! Belki bunlar yeryüzündeki insanların onda dokuzunu oluşturmaktaydı, barbarca ilkel dinlerinde gerçekten mutluydular, belki aptallıklarının ya da son derece kurnaz düşünce düşmanlıklarının zırhına bürünmüş, kıskanılacak kadar şen ve kolay bir yaşam sürüyorlardı. Oysa bu da nihayet alabildiğine kuşku gö-türen bir şeydi, çünkü o insanların mutluluğuyla benim mutluluğum, o insanların çektiği çilelerle benimkiler