Sonuçta böyleydi: Hayat bazen, birkaç çorabın yer değiştirmesiyle bile yeniden başlayabiliyordu; ortaya çıkmak için mutlaka bir bahane buluyordu kendine. Bana kalırsa bütün bu tencereler, faturalar, çoraplar, bütün bu gündelik hayhuy, tıpkı defibrilatörler gibi yaşayanları öldürüyor, ölenleriyse bir ihtimal tekrar hayata döndürüyordu. Her şey bu kadar basit ve bu kadar karmaşıktı.
Biliyorum belki size komik gelecek ama, ölümü ben en çok, o akşam vakitleri televizyonun karşısında otururken -tam kolumla göğsümün birleştiği yerde- bir çocuk başının eksikliğini hissettiğimde anladım. Sanırım ölüm, boşluğun cisimleşip ağırlaşabildiği tek yerdi. Eziyordu insanı, değiştiriyordu. Unutturuyordu. Gerçekten... Nasıl bir şeydi bir kadına ya da çocuğa sarılmak bir akşam vakti?
İçinde olunca anlayamıyor insan; çünkü çoğu kez, göstere göstere vurmuyor hayat. Sağdan beklerken soldan, soldan beklerken sağdan... Bazen sadece ruhundan. Duvardaki her tüfek patlamıyor, sırf ben gördüm diye.
Ve ben şairim.
Namus işçisiyim yani
Yürek işçisi.
Korkusuz, pazarlıksız, kül elenmemiş,
Ne salkım bir bakış
Resmin çekeyim,
Ne kınsız bir rüzgâr
Mısra dökeyim.