Bir de şu yalnızlık meselesi var. Kalabalık gruplar içinde büyümüşsünüzdür, bildiğiniz yaşam biçimi budur ve aniden bir bakıcı olursunuz. Kendi başınıza saatler geçirir, arabanızla ülkeyi merkezden merkeze, hastaneden hastaneye dolaşırsınız. Bir gece uyuduğunuz yerlerde kaygılarınızı anlatabileceğiniz, birlikte gülebileceğiniz kimse yoktur. Sadece arada bir tanıdığınız bir öğrenciye rastlarsınız –eski günlerden hatırladığınız bir organ bağışçısı ya da bir bakıcı–, ama asla yeterli zamanınız yoktur. Ya aceleniz vardır ya da kimseyle konuşacak mecaliniz kalmamıştır. Çok geçmeden uzun çalışma saatleri, yolculuklar, bölünmüş uykularınız varlığınıza sızar ve bir parçanız haline gelir; öyle ki, herkes duruşunuzda, bakışınızda, halinizde tavrınızda bunların etkisini görebilir.
Ama sanırım, gerçek şu ki, o sıralarda bizi birbirimizden ayırmaya çalışan güçlü gelgitler vardı ve ayrılığın tamamlanması için böyle bir şeyin olması gerekiyordu. Bunu o sırada anlamış olsaydık –kim bilir?– belki birbirimize daha sıkı sarılırdık.
Elini uzatıp tutunabilir mi şimdi,
İsterse bu kapıdan çıkıp gidebilir mi?
Yüzündeki kör maske mi,
Yoksa gözyaşları gerçek mi?
Çok sevdiğinin arkasından çarpan kalp,
Çok sevdiğini kabul edemeyen bir hayat,
Çok sevecek kimse bulamayanlar.
Sizi buraya kimler getirdi?
Sanmıyorum gökyüzü her zaman böyle genişti
Ve tüm yeşiller bu kadar yeşil.
Benim bu yolları bulamayışımda
Bir büyülü yan vardı.
Yoldan benden başka bir araba geçmişti
Ve tüm böcekler yolumdan çekildi.
Benim bu dünyaya sığmayan
Bir küçüklüğüm vardı.