Hayatı tam bir sersefil halde yaşarken karşısına çıkan birinin vasıtasıyla tanışmış olduğu ve şeyhim dediği Abdülhakim Arvasi ile doğru yolu bulma ve bu süreçteki gelgitleri, nefsi ile mücadelesini anlatıyor Necip Fazıl.
Şeyhi ile ilgili düşüncelerinde son derece abartılı tasvirler kullandığını , sorulan bir soruya verilen basit bir cevaba, şunu demek istedi bunu demek istedi diye kendi iç dünyasında büyütmesi farklı anlamlar yüklemesi, her söylenileni doğru kabul etmesi, aşırı sevgi ve bağlılıktan kaynaklı karşı tarafı yüceltmenin onu kusursuz ve hatasız görmenin bir yanılsaması olarak görüyorum. Neticede insanın, peygamber değilse hata yapabilir olduğunu zaaflarının olduğunu yanlış hükümler verebileceğini yanlış görüşleri savunanabileceğini en azından sorgulanabilir olduğunu unutmamak gerekir. Ama kitap boyunca Necip Fazılın anlatımından bunlardan hiçbirini sezemiyorsunuz.
Alimlerimize saygıyı, hürmeti, itaati emreden dinimizdir ama bunun bir ölçüsü olduğunu söyleyen de yine dinimizdir. Necip Fazıl iyi niyetli olsada bu ölçüyü bariz bir şekilde aşmıştır
Ve nitekim günümüz muteber alim ve hocalarının da değer verdiği İslam'ın şeyhi ünvanlı ibni teymiyye için "dini içten bozan kâfir" demesi vebali büyük bir ithamdır. Ayrıca katılmadığım diğer görüşlerde rabıta ve yine altın silsile gibi sonradan çıkma sahabe ve tabiin döneminde var olmayan kavram ve tasavvufi inanışlardır. Evet takva sahibi olmak zühd ehli olmak muhabbetullah, marifetullah gibi kavramlar İslam'ın her bir ferdinin ortak değerleri olması gerektiği gibi aynı zamanda müslümanların birer mücahid gibi yaşayan zulme başkaldıran aksiyonel yöne sahip tarafınında olduğu unutulmamalıdır.
ve Peygamberimizin buyurduğu üzere bir kavmin efendisi o kavmin hizmetkârı dır. Hadisi dururken malesef günümüz