"Erbakan için bu sözleri sarf eden Necip Fazıl'ın, günümüz siyasetçileri hakkında neler söyleyebileceğini kim tahmin edebilir?" TÖVBE ET! Erbakan, müslüman Türk topluluğunun, ardı sıra gelmesi için şöyle ve ihlâs ile tövbe ve istiğfar etmeye mecburdur: – Halk Partisinin alelâde bir kıyıcılık, maddî ve mânevî tahripçilik tezgâhı değil, milletin doğrudan doğruya ruhuna musallat bir küfür ve dalâlet ocağı olduğunu, herhangi hatalı bir parti olmanın çok altında, namütenahî çapında, cehennemin dipsiz bir noktasında yer işgal ettiğini takdir edemedim. İslâmda ilk vazifenin onu kökünden kazımak olduğunu anlayamadım; o iktidarda veya muhalefette mevkiini muhafaza ettikçe hasımlarından hiçbirine çatmamak onlarla el birliği etmek lüzumunu kavrayamadım; ve hattâ hükûmet olmak gibi nefsanî bir gayz uğrunda onunla ortaklığa kadar gittim. Bu habîs temayülü bir şantaj unsuru olarak hep elimde tuttum ve vicdanıma yedirdim. Madde sahasında işletilmesi noktasından âlimi, fakat mânası ve cemiyete tatbiki bakımından kara cahili olduğum makineleşme dâvasında, en küçük ruhî, iktisadî, içtimaî kültüre malik olmaksızın, bir ağır sanayi masalıdır tutturdum. Kendimi İslâmın aksiyon sahasında en küçük hizmetkârı diye göstereceğim yerde Halifeliğimi ilâna ve etrafımdakilerden biy’at istemeye kadar vardım. MSP’den olmayanlara küfür isnadına kadar... Hükûmet devremde «şahıslarımıza haram olsa da dâvamıza helâldir» tesellisiyle devlet kaynaklarından ve ayrıca müslümanlardan milyonlar devşirdim ve bu servetleri şahısların tasarrufuna terkettim. 50 kadar mebusla girdiğim Mecliste bir hisar içine çekilip her tarafa birden muhalif bir tavır takınmayı nice ihtarlara rağmen yerine getiremedim, ona göre gençlik ve bazı icra mihrakları üzerinde çalışmayı ihmal ettim ve başta 163. madde olmak üzere
Küçük tesellilerle oyalanan, neticede büyük ve küçük her şeyi kaybeder. 08.07.1980
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
BOZULAN MAYA Benim bir büyük annem vardı. Annemin annesi... Öleli 38 yıl oluyor. Arnavut köyünün çileği gibi, rengi, rayihası, lezzeti, cevheri ve toprağı tüketilmiş bir soyun müslüman Türk kadını... Çarşafını çenesine kadar kavuşturur, yalnız gözlerini açıkta bırakır ve en uzak mesafeden bile bir otomobil görse âdetâ koşar adımla karşıya can atardı. Umumiyetle oturduğu sayfiyelik evde bir pencere önüne geçer, tesbihini çeker, yeşillikleri seyreder veya seyrediyormuş gibi yapardı. Belliydi ki, faaliyeti kalbindeydi ve eşyaya bakışı zoraki ve iğreti... Bir gün ona sormuştum: – Anneanne, böyle pencere yanında ne düşünüyorsun? Hışımla cevap vermişti: – Ne düşüneceğim! Allahımı düşünüyorum! Gece sabaha kadar oğulları, kızı ve torunlarının odalarını gezer, üstleri açılmış olanlar varsa örterdi. Her ân üzerine kendisinin görmediği gözler dikilmişçesine örtünür, hiçbir çıplaklığa tahammül edemez, sofrada ekmeği hor kullananlara çatardı. Ölüm ânında son hareketi şu olmuştu: Sağ elini kaşının üstüne doğru kaldırarak mırıldanmıştı: – Safâ geldin, selâmün aleyküm!.. İşte, tarih öncesi hayvanlar gibi inkıraz bulmuş, halis, taze kar misali temiz bu Müslüman - Türk kadını, kapısının önünden açık saçık giyimli insanlar geçtiğini görünce camı açar, başını pencereden uzatır ve haykırırdı: – Sizi gidi âşüfteler, sizi! Bu kılıkla elâleme görünmekten utanmıyor musunuz? Allahtan korkmuyor musunuz? Ramazanın başında sevinir, ortasında düşünür ve sonunda sevgilisi gidiyor diye ağlardı. Bu soy nerede kaldıysa, kurtuluşumuzun ve yeni nesillere maya tutturma dâvamızın formülü de orada kaldı. Nerede o, dünün kadınındaki şefkat, merhamet, muhabbet, sadakat, teslimiyet ve hassasiyet mayası?.. – Yüzük nerede? – Suya düştü! – Su nerede? – Öküz içti! – Öküz nerede? – Dağa kaçtı! – Dağ nerede? – Yandı
Bu ne çiledir, Allahım; 40 yıldır tesviyesine çalıştığmız sahayı şimdi çilesizlerin istilâsına uğramış görmek!.. Çilemiz, çilesiz müslümanların hâli... Bu halin parti şeklinde de misalleri var... Bu hâli, çilesiz marka müslümanlarına anlatabilmek ne mümkün!.. Çile içinde çile!.. 16.07.1980
Bakınız; Impression, Sunrise
Amerikalı astrofizik profesörü Donald Olson'un hesaplarına göre, Monet'nin İzlenim:Gündoğumu tablosunda, 13 Kasım 1872 günü, saat 07.35'teki 'an' resmediliyor.
Sayfa 326·Kitabı okudu
Alıntı
Sabahleyin alaca karanlıkta karakoldan çıktım. 4. Dağ ve Komando Taburu, subay, astsubay ve askerleri bölükler halinde, parkaları üzerlerinde açık arazide yatıyorlardı. Tecrübeli olduklarından, en azından bir kısmına karakolda yatacak yer olmasına rağmen orada yatmamışlardı. Saldırılarda binanın kendi inisiyatiflerini alacağını, güçlerini sınırladığını bildiklerinden, sürekli de kayalıklar arasında bir iki saat dinlenmeye alışkın olduklarından burada toprağın üzerine uzanmışlardı. Hepsi botlarını ve çoraplarını çıkarmış durumdaydı. Boydan boya gezerek taburun askerlerinin ayak tabanlarını gördüm. Hep hareket halinde olduğumuzdan epey zamandır 600'e yakın olan askerlerin ayaklarını operasyon sırasında görememiştim. Nerede ise hepsinin ayak tabanları tam yerinde tabiriyle paramparçaydı. Bazıları kan içindeydi. Parmak araları su toplamış, topukların derisi kalkmış, taban derileri, bir kısmında, ayakta bir iki yerde kat haline gelmişti. Beni, yatılan sıraların arasında oturmuş, ayaklarına bakım yapmaya çalışan 5-6 asker fark etti. Ayağa kalkmaya ve yanındakileri ikaza yeltendiler. İşaretle mani oldum. Şu gördüğüm manzara, yeryüzünde ben en katı yürekliyim diyecek insanı bile etkileyecek ve dayanıklılığını hiçe indirecek ölçülerdeydi. Saat 07:00'da Tabur Komutanı içtima düzeninde taburu bana takdim etti. Kendilerine: "Arkadaşlar dünkü menfur eylemi bizim sorumlu olmadığımız topraklarda ve bizim bölgemizde faaliyet göstermeyen, tıpkı köpeksiz köyde çomaksız oynamaya alışmış PKK grubu yaptı. Dağ ve Komando Tugayı şu geçen 13 ayda, hiç durmadan yurt içi ve yurt dışında yaptığı tüm muharebelerde bile, dünkü kaybettiğimiz sayıda şehit vermedi. Hissiyatınızın derinliğini, öfke ve kininizin azametini biliyorum. Size söz veriyorum. Dün bunu yapanların sonunun ne olacağını, şu
Sayfa 240·Kitabı okudu
Alıntı