Bi kaç gündür gelemedim buralara. Sebeplerini mühim değil aslında şöyle bi oturup düşününce. O ya da bu sebepten kırılıyor insan, İçerliyor, Sustukları ağırlaşıyor, Söylemek için kıvranıp sonra susunca birikiyor işte. Deniz sakinken izlemek dinginleşiştirir insanı,dalga boyları büyüdükçe kıymetini bilmeyene ürkütücü gelir dışardan izlemesi. Sakinken, usul usul kıyıya vurup ordan oraya savurmayıp ruhunu okşarken güzelde neden dalga boyları insanı aşıp içinde ne varsa kıyıya vurunca güzel gelmez ki insana.. Denize benzetirim kendimi.. Başka başka hallerim var bilirim ama bazen bir serçe bazen bir deniz bazen de huysuz aksi bir şey işte. Ama bugün deniz gibiyim. İçimdeki denizi anlatmak uzun uzun yazmak istiyorum bugün Eylül.. Uzaktan bakınca sakin gelir hep dedim ya. Maviliği, Huzuru, Dingingi. Ne zaman bi su birikintisi görsem içimi dinlendirmek ister oracıkta. Ama biraz yaklaşıp kendimi verdiğimde o suyun içinde görünmeyenleri görürüm. Tıpkı kendi içimde sakladıklarım gibi. Dışarıdan ne kadar sakin görünürse görünsün, derinlerinde anlatamadığı,döküp saçamadığı hikâyeler taşır gibi hissederim.Bana sorarsan kıyıya usulca vuran dalgalar gibidir derim sevgi. Sessizce gelir, yormadan dokunur insana. Bir çift gözde, bir gülüşte, bir sesin sıcaklığında kendine yer bulur. O anlarda deniz, insanın içine işleyen huzurun ta kendisidir benim için.. Ama bir gerçek var ki her deniz sonsuza kadar sakin kalmaz. Bir rüzgâr eser, gökyüzü kararır ve dalgalar yükselmeye başlar. İşte o zaman deniz özlemenin haline benzer. İçinde tuttuğun her şey kıyılara vurmaya başlar. Söyleyemediklerin, sarılamadıkların, beklediklerin. Hepsi köpük köpük yüzeye çıkar. Ne kadar güçlü görünmeye çalışırsan çalış, bazı fırtınalar insanın içinde kopar. Her şeye rağmen denizin en güzel yanı bu
Saygı ve dualarla teşekkürler
Şeffaf Muamma Şeffaf Muamma İnsanın geçmişe dair bu korkunç özlem duygusunu aşabilmesi mümkün mü acaba? Niye var bu duygu ve niçin elimizden hiçbir şey gelmiyor? Zehir gibi bir iç sızısından, boğazda bir yumruk gibi tıkanmadan öteye geçemiyoruz ne yazık ki... Uzun uzun anlatmadan bu duyguyu yaşayanlarla paylaşmak istiyor insan. Ah, okumaya başlamadan önce Çiçeklere su vermek lazımdır. -Melih Cevdet Anday Edebiyat İçimde lise son sınıfın son cumasının ince kederi var. -Mükremin Çıtır Gitti kesret geldi vahdet oldu halvet dost ile.Hep Hakk oldu cümle âlem şehr u pâzâr kalmadı... -Niyâzî-i Mısrî İstemek zillettir. Şimdi aramıza duvar örsen Yine kalkıp senin sevdiğin renge boyarım. -Didem Madak Zamanda yolculuk Zamanda yolculuk
1000Kitap
Reklam
Teknoloji Dünyası Nasıl Kötücül Hale Geldi?
🔥Bir zamanlar halka güç veren karşı kültür idealistleriydiler. Bugün ise açgözlü tekelciler haline geldiler. Devlet tarafından herhangi bir şekilde dizginlenmektense demokrasimizi yok etmeyi tercih edecek durumdalar. Ve durdurulmaları gerekiyor. I. Şu Deccal Saçmalığı Amerikan teknokrasisinin yükselişini yirmi ikinci yüzyılda inceleyecek tarihçiler, bu dönüşümün zirvesini Peter Thiel’in Eylül ve Ekim 2025’te San Francisco’daki Commonwealth Club’da verdiği dört konferansta bulabilir. Thiel’in serveti 29 milyar dolar. Kendisi veri madenciliği devi Palantir’in yönetim kurulu başkanı ve PayPal’ın kurucularından biri. Bu tarihçiler, Amerikan teknokrasisinin garajlarda tuhaf icatlarla uğraşan, Whole Earth Catalog okuyan neşeli tiplerden Philip K. Dick kehanetlerini hayata geçiren karanlık oligarklara dönüşümünü izlerken, o dört konferansa özel bir yer verebilir. Konferansların konusu Deccal’di. Thiel şöyle açıklıyordu: “On yedinci, on sekizinci yüzyılda Deccal, bir Dr. Strangelove olurdu; bu türden kötü, çılgın bilim yapan bir bilim insanı.” Thiel konuşurken dışarıda onlarca protestocu yürüyordu. Bazıları şeytan kostümü giymişti. Ellerindeki pankartlarda “Son Yakın / Palantir Yoldur / Thiel Yolu Gösteriyor” gibi ifadeler yazıyordu. Thiel devam etti: “Yirmi birinci yüzyılda Deccal, bütün bilimi durdurmak isteyen bir Luddit’tir. Greta ya da Eliezer gibi biridir.” Greta, İsveçli iklim değişikliği aktivisti Greta Thunberg’di. Eliezer ise Berkeley merkezli yapay zekâ eleştirmeni Eliezer Yudkowsky’ydi. __Sınıf savaşı bundan daha zıvanadan çıkmış hale pek gelemez. Amerikan plütokrasisi hakkında ne derseniz deyin, ekonomik çıkarını nadiren dinî bir zorunluluk olarak çerçeveler. Ama Silikon Vadisi daha masum günlerinde bile büyüklenmeye yatkındı. Yalnızca yeni bir
Makale|Yazı
'kadere fetva vermek...
ben ki kadere fetva vermekle lekelenmişim... günlük hayatta sarf ettiğim kelimelerime, yaptığım şakalara dikkat etmeme rağmen bugün yine kadere fetva vermiş bulundum. temmuz ayına yetiştirmem gereken bir işlem için, bana 9 haziranda randevu verildi ve ben tatilde olduğum için 14 haziran tarihi itibarıyla randevu talebinde bulunmam üzerine 16 eylül tarihi teklif edildi... maili görür görmez "aha yüksek lisans iptal" deyip geçtim. biraz düşündükten sonra tekrardan yakın bir tarihe randevu verilmesi için bir mail gönderdim ve 16 eylül tarihinin sehven yazıldığını esasında 16 hazirana randevu verilmek istenildiğini öğrendim. hayatım boyunca hiçbir hedefe düz bir yolda ulaşmadım. sabah yaşadığım bu durum bana şunu da hatırlattı: 8 sene önce ilahiyat fakültesine kayıt olduktan sonra "hukuk bitti artık" demiştim ancak nasipte ilahiyat fakültesinden kaydı sildirip hukuk eğitimini tamamlamak varmış. yaşadığım tonlarca asla'larım, yaptığım şakaları bizzat ciddi bir şekilde yaşamam sonucunda itinayla dua eder, itinayla konuşur ve itinayla şakalar yapar oldum:) yani deniyor, çabalıyorum aslında... ve insanları bu hususta naçizane uyarmak konusunda dilimde tüy bitti...:) ne olursa olsun, evham yapmamak kaydıyla dikkatli olmalı. efendimiz s.a.v. "ya hayır konuşun ya da susun" hadis-i şerifi sadece gıybet, yalan, hakaret için sınırlı olduğunu düşünmüyorum... الله أعلم...
"GÖR-BİL"e ALIŞMA, "SEZ-BİL"den UTANMA...
Efendim, âhirzamandır, ne görsek şaşırmamak gerekir. Fakat ben yine de şaşırıyorum. Neye şaşırıyorum efendim? Bazı nur talebelerinden işittiklerime. Evet. Yine kendi mahallemizden çıkan seslere şaşırıyorum. Ötekilere değil. Berikilere. En yakınımdakilere. Bu defa şaşırdığım ise şu: Diyorlar ki: Bediüzzaman Said Nursî'nin Sikke-i Tasdîk-i Gaybî'deki gibi "spesifik" metinlerle uğraşması arzulamadan düştüğü bir yanlışmış. Normalde külliyâtı boyunca üzerine titrediği "burhan mesleğine" aykırıymış. Mevzular aşırı "göreceli"ymiş. Üstelik bu metinler eserlerinin daha fazla yayılmasını da engellemişler. Neden efendim? Çünkü spesifikliği sorun olarak sabitleyenler mesleğinden kaçmışlar. O metinler yüzünden genele hitap eden metinler de genele hitap edememişler. Vah, vah, vah. Neler etmiş bize şu Sikke-i Tasdik-i Gaybî meğerse! Acaba yaksak mı? Yok. Yakmayalım. O kadar değil. Fakat "Risale-i Nur külliyatındandır..." gözüyle de bakmayalım. Arızanın özeti böyle. Ahmed'in itirazı ise şöyle: Sakın bu Sikke-i Tasdik-i Gaybî veya sizin tabirinizle "spesifik metinler" mesleğin tamamlayıcı öğesi olmasın? Yâni mürşidimiz onları, bir galat eseri olarak değil de, özel bir kasıtla tasarlamasın? Bunları ince ince yazmakla da içimizde tuğla tuğla bir hassasiyet inşâ etmesin? Ben bunun mümkün olduğunu düşünüyorum. Ve bunu bana en çok da, yine mezkûr eserde geçen, şu cümle düşündürüyor: "Kur'ân ise, sâir kelâmlar gibi kışırlı, kemikli ve şuuru hususî ve cüz'î değildir. Belki Kur'ân, umûm işârâtıyla ve eczasıyla ayn-ı şuurdur, kışırsızdır; fuzulî, lüzûmsuz maddeleri yoktur." Bu cümle neden önemli? Allahu'l-a'lem şu sebepten: Kur'ân'ın vahiy olduğuna takliden değil tahkîken imân etmek ona ancak böylesi bir uyanıklıkla bakmakla mümkündür gibime geliyor. Yâni, insan sözü değil her şeyi bilen el-Alîm'in
“O çok şey kaybetti Eylül! O sadece beni kaybetmedi, Onu seven birini kaybetti, Geceleri yatmadan önce dua ederdim ona, Dualarımı kaybetti. Kıyamazdım ona hiç, Ona kıyamayacak birini kaybetti, Kendimden önce onu düşünürdüm, Onu düşünen birini kaybetti, Kıskanırdım, sol gözümden sağ gözümü bile kıskanırdım, Kıskanacak, o kadar çok seven birini kaybetti, Ona yalan söylemezdim, Ona hep doğru gelecek kişiyi kaybetti, Hiç kötü duygu beslemedim ona, Temiz duyguları kaybetti, Aç mı karnı diye düşünecek kadar değer verirdim ona, Değeri kaybetti, Onun için her şeyi göze alırdım, Onun önüne geçebilecek zırhı kaybetti, Onun gözündeki yaşı alabilmek için, Gözlerimi kaybetmeye hazırdım. Onun için kendini feda etmeye razı birini kaybetti. Eylül onu çok sevmiştim. Onu seven bir kalbi kaybetti..”demiş. Kaybetmişim ben.. Doğru söylüyor tüm bunları kaybettim üstelik hiç gıkım çıkmadı bunca şeyi kaybederken.. Veda bile etmeden gitti demiş. O da doğru.. Kaybeden olmayı söyleyemediklerimin ağırlığını taşıyamadığım için göze aldım. Onun söylediği gibi ona yalan söylemedim varsın o yalan desin ama ben ona kıyamadığım için kendime kıydım..
Reklam
Reklam