1 Eylül 1936'da Mersin'de doğdum. 10 yaşımda politikaya atılıp Demokrat Parti'nin flamasını salladım. 14 Mayıs 1950'de Demokrat Parti'yle iktidara geldim, ancak iktidar sefam çok kısa sürdü. 1953'te falan iktidarla yollarım ayrıldı. O gün bugündür muhalefetteyim, akıntının ters yönünde kürek çekiyorum, dam yuvağını yokuş yukarı götürmeye çalışıyorum. 27 Mayıs'ın olduğu yıl, yükseköğrenimim sona erdi. Bir süre öğretmenlik yaptım. Albay Talat Aydemir'in 21 Şubat 1962 ayaklanmasında, Polatlı Yedeksubay Topçu Okulu'nda öğrenciydim. Komutanlık kapısında, geceleyin, nöbetteydim. Sabahleyin, elde silah Ankara'ya gönderilmeyi bekledik. Tarafımızı elbette bilmiyorduk. Albay Talat Aydemir'in, 20 Mayıs 1963 ayaklanmasında, Bornova 57. Er Eğitim Topçu Tugayı'nda teğmen rütbesiyle takım komutanıydım. O gün de kışladan dışarı çıkmadık, çıkarmadılar. 1965 ve 1966 yılları hayatımın dönüm noktasıydı. Paris'te ek öğrenim görüyordum. 12 Mart'ta, TRT Televizyonu'nda çalışıyordum, 11 Ağustos'ta gözaltına alındım. 12 Eylül'de, Cunta'nın çıkardığı "Emekli ol, yoksa ben emekli edeceğim" yasasıyla TRT'den uzaklaştırıldım. 1982'den sonra çeviri yaptım, Can ve Telos yayınevlerinde editör ve yayın yönetmeni olarak çalıştım. Yayımladığım yabancı yazarlardan ikisi Nobel Ödülü aldı. 2 Ocak 2000 ile 1 Nisan 2012 tarihleri arasında Hürriyet gazetesinde "Köşe Yazarlığı" yaptım. Bu süre içinde, "Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Röportaj Başarı Ödülü" (2001) ile "Bülent Dikmener Özel Jüri Ödülü"ne (2004) değer görüldüm.
Sayfa 25·Kitabı okudu
Şerif Hüseyin ailesinin akıbeti
Irak siyaseti üzerindeki İngiliz gölgesi, 1956'da patlak veren Süveyş Krizi'yle birlikte gözle görünür hale gelmişti. Irak Kralı İkinci Faysal'ın, kriz sırasında İngiltere'nin Mısır'a müdahalesini desteklemesi, adeta bardağı taşıran son damla oldu. Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnâsır'ın krizden zaferle çıkması ve Süveyş Kanalı'nı millileştirmesi, onu rol-model kabul eden Iraklı subayları harekete geçirdi. Gizlice hazırlıkları sürdürülen askeri darbe, nihayet 14 Temmuz günü sahneye kondu: General Abdulkerim Kâsım'ın emriyle hareket eden Albay Abdusselam Ârif komutasındaki bir grup asker, sabahın erken saatlerinde radyo istasyonunu ve başkentteki diğer önemli resmi kurumları kontrol altına aldı. Aynı anda kraliyet ailesinin ikamet ettiği Rihab Sarayı da askerler tarafından kuşatıldı. Kral İkinci Faysal, Veliaht Prens Abdulilâh, Abdulilâh'ın eşi Prenses Hiyâm, Abdulilâh'ın annesi Prenses Nefise, Faysal'ın teyzesi Prenses Abadiye ve bunların maiyetindeki çok sayıda insan, sarayın avlusunda kurşuna dizilerek öldürüldü. Abdulilâh'ın eşi Prenses Hiyâm, Abdulilâh'ın annesi Prenseş Nefise, Faysal'ın teyzesi Prenses Abadiye ve bunların mâiyetindeki çok sayıda insan, sarayın avlusunda kurşuna dizile rek öldürüldü. 1939-1953 yılları arasında “kral naibi” sıfatıyla Irak'ı fiilen yöneten Prens Abdulilâh, İngilizlerle yakın siyaseti nedeniyle halkın nefretini kazanmış bir isimdi. 1930'dan itibaren tam 14 defa başbakanlık koltuğuna oturan kurt siyasetçi Nuri Said de, adı Abdulilâh'la birlikte anılan bir başka nefret odağıydı. Saraydaki katliamın ardından ülke yönetimi tamamen dar. beci askerlerin eline geçerken, Nuri Sald'in evi de kuşatma altına alındı. Ancak 70 yaşındaki başbakan, ordu içindeki muhbirleri aracılığıyla darbeyi haber aldığından, birkaç saat önce Bağdat'ı terk
Sayfa 68·Kitabı okuyor
Tarih
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Önemli -3
“Eylülün ilk yarısında, Şaron'un iki hedefi de gerçekleşmiş görünüyordu. FKÖ kadroları Beyrut'tan ayrılmış, Cumeyyil de kuşatma sırasında düzenlenen oldu-bitti seçimiyle cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturtulmuştu. İsrail açısından, "Lübnan tamam" denecek bir noktaya gelinmişti. Tam bu at-mosferde, 14 Eylül 1982 Salı günü gerçekleştirilen bombalı saldırıda Beşir Cumeyyil'in hayatını kaybetmesi, pişmiş aşa su katan bir gelişmeydi.”
Sayfa 89 - Açık Bir Yara
“Takvimlere göre sonbahar başlamış olmasına rağmen, 1982'nin 14 Eylül günü Beyrut'ta yazı aratmayan bir hava vardı. Kavurucu öğlen sıcağına rağmen, Eşrefiye semtinde bulunan Ketâib Partisi'nin merkez binasında bir hareketlilik yaşanıyordu. 23 Ağustos'ta Meclis'te düzenlenen oturumda cumhurbaşkanlığına seçilen parti lideri Beşir Cumeyyil, yemin ederek resmen görevi devralmasına dokuz gün kala, partili arkadaşlarıyla bir araya gelmek istemişti. Henüz 34 yaşında olan Cumeyyil, yedi yıldır devam iç savaşta aktif şekilde çatışmalarda yer alan Hıristiyan bir milis birliğinin de (Falanjistler) başkanlığını yürütüyordu. Cumhurbaşkanlığıyla hem partisine hem de askerlerine veda edecek olsa da, Lübnan'ın içinden geçtiği o bilinmezliklerle dolu dönemde, bunun tam anlamıyla mümkün olmayacağı ortadaydı.”
Sayfa 87 - Açık Bir Yara
BOSNA SAVAŞI VE DAYTON BARIŞ ANTLAŞMASI
6 Nisan 1992'de başlayan Bosna Savaşı 14 Eylül 1995 tarihine kadar sürdü. Bu süre içinde yaklaşık 320 bin kişi hayatını yitirdi, 2 milyon kadar insan ise topraklarından göç etmek zorunda bırakıldı. Ölenlerin 200.000'i Müslüman Boşnaklardı ve bu savunmasız insanlar tüm dünyanın gözleri önünde sistematik bir soykırıma uğradılar. Boşnak halkına yönelik olarak yapılan Srebrenica katliamı, II. Dünya Savaşı'ndan bu yana Avrupa'da gerçekleşmiş en büyük toplu insan kıyımı olarak tarihe geçti ve Avrupa'da hukuksal olarak belgelenmiş ilk soykırım oldu. Yugoslavya 1. Dünya Savaşı'nın ardından ortaya çıkan birçok etnik grubu bir araya getiren bir devletti. Bu devletin bayrağı altında, hem Ortodoksluk, Katoliklik ve Müslümanlar gibi hak dinlerin mensupları hem de Sırp, Hırvat, Boşnak, Arnavut, Sloven, Makedonyalı gibi birçok etnik grup yaşıyordu. Yugoslavya bu karmaşık yapısına rağmen, Josip Tito'nun otoriter yönetimi altında birliğini korumayı başardı. 2. Dünya Savaşı'nın ardından Sovyet blokunda yer alan Yugoslavya 1980 yılında Tito'nun ölümü ve 1990 yılında Sovyet bloğunun parçalanmaya başlamasının ardından patlamaya hazır bir bomba haline geldi. Etnik gruplar birarada yaşamak istemiyorlardı. İlk bağımsızlık ilanı, 25 Haziran 1991'de Slovenya ve Hırvatistan'dan geldi. Birkaç ay sonra Makedonya bağımsız oldu. Bosna-Hersek devletinin durumu ise biraz daha karışıktı. 1992 yılının başında ülke çapında bağımsızlık ilan edilmesi konusunda bir referandum yapıldı. Bosnalı Sırplar tarafından boykot edilen referandum bağımsızlıktan yana sonuçlandı ve Bosna-Hersek 5 Nisan 1992'de bağımsızlığını ilan etti. Bağımsızlığın ertesi günü ABD ve Avrupa ülkeleri Bosna-Hersek'i tanıdılar. Hem Büyük Sırbistan hayallerinin bozulması hem de bu bağımsızlığın ana yurtları olan Sırbistan'dan kendilerini
Sayfa 128
Napolyon ve Çar Aleksadr'ın 18 gününün özeti...
​Erfurt'ta gerçekleşen görüşme, Fransız-Rus ilişkilerinin gözle görülür derecede soğuk olduğu bir zeminde gerçekleşmiştir. Napolyon bu zirvede, Tilsit'te atılan diplomatik imzaların ve varılan uzlaşmanın ne kadar sağlam olduğunu bizzat test etmeyi amaçlıyordu. İki lider, 28 Eylül günü kasabanın 5 kilometre dışında karşı karşıya gelmiş; arabalarından inerek birbirleriyle "içten bir şekilde kucaklaşmışlardır". Görüşmeler süresince Napolyon, Çar Aleksandr'ı yemeklerde daima sağma oturtmuş, iki hükümdar kaldıkları konutlarda birbirlerini düzenli olarak ziyaret etmiştir. Hatta akşam yemeklerini birlikte yemenin de ötesine geçerek, zirveyi düzenleyen baş görevliye gece nöbeti parolasını bile sırayla vermişlerdir. Karşılıklı olarak büyük hediyeler takdim edilmiş; Çar Aleksandr, Napolyon’a malakitten mamul mobilyalar hediye ederken, Napolyon da ona Sèvres porseleninden üretilen iki takımlık nadide Mısır temalı yemek takımlarından birini sunmuştur. ​Ancak bu dostane ve görkemli tablonun arkasında derin bir güvensizlik ve gizli ajandalar yatmaktaydı. Friedland mağlubiyetinin yarattığı krizin atlatılması ve Finlandiya’nın Rusya’ya dahil edilmesine rağmen Çar Aleksandr, Rus halkı tarafından hoş karşılanmayan Kıta Sistemi nedeniyle bu ittifaka hiç de sıcak bakmıyordu. Aleksandr, zirvenin hemen başında annesi dul İmparatoriçe Maria Feodorovna’ya yazdığı gizli mektupta, çıkarları doğrultusunda bu ittifakı kurmak zorunda kaldığını ancak "Tanrı’nın inayetiyle Napolyon’un çöküşünü sakinlikle izleyeceklerini" belirtmişti. Çar, mektubunda Avusturya’yı kurtaracak ve güçlerini çoğunluğun çıkarına en uygun anda kullanacak bir strateji güttüğünü, hazırlıklarını büyük bir gizlilik içinde yürüterek başkaldırdıkları bu kişiye (Napolyon'a) alenen ilan etmemeleri gerektiğini vurguluyordu. Nitekim