Ne tuhaf, insanlar ölüyor, bedenleri toprak altında çürüyor ama seni yaralayan zehirli sesleri ölümsüzlüğe erişip hayatın boyunca kalbinde ve kulağında kalıyor.
Selim’in içindense sadece basit, çaresiz, yalm ama bir o kadar güçlü bir cevap yükseliyordu: "Ben benim." Ama bu yeterli değildi, bu soğuk sistemde bir anlam ta şımıyordu. Bir insan kendi olduğunu nasıl ispat eder ki?
Varlık, gerçekten de bir kâğıt parçasına mı bağlıydı?
Descartes’ın, "Düşünüyorum, öyleyse varım," sözü, bu bürokratik cehennemde, "Kâğıdım var, öyleyse varun'a mı dönüşmüştü? Kayıtlı değilsen yoktun.
İnsanların otoriteden bu kadar korkmasına şaşırıyorum ama daha da hayret verici olan şey kolayca yalanlara inanıvermeleri. Onlara sorsan hiçbir gazeteye güvenilmez. Ama ora da yazan her şeye de inanırlar. Tabii gazeteler pislikle dolu, yalanla dolu. Sürekli hükümetlerin koltuğunun altına sığınmaya çalışan gazeteciler, yöneticiler, ülkedeki duruma göre tavır almakta usta oldukları için ve şu anda rüzgârlar ülkenin aydınlık kesimlerini süpürmek üzere estiği için durmadan iftiralar yayınlıyorlar. Gece baskınıyla alınmış gencecik bir çiftin dağınık yatak odalarının fotoğrafını basıp altına işte bu yataktan çıktılar, zaten devrim nikâhı yapmışlar diye iğrenç şeyler yazıyorlar. Ne yazık ki en yakın çevremizi bile kaplamaya başladı bu hastalık. Geçen gün kardeşim amcama gitmiş, amcam bizi sormuş, sonra da demiş ki belliydi bunun böyle olacağı, bir evde o kadar kitap oldu mu başın belaya girer, herkes gibi işinde gücünde olsalardı bunlar yaşanmazdı. Bunları duyunca o kadar kırıldım ki. Hiçbir suç yükleyemedikleri için kitap oku mak diye bir suç icat ettiler. Cehaletin övgüsünü yapıyorlar.
Örgütlü cehalet bu ülkede çok güçlü. Sorsan kabul etmezler ama hepsi doğal olarak kültür-sanat düşmanı.