Atatürk; dış güçlerin kıskandığı, yıkmaya yemin ettiği, bir sürü devletin birleşerek savaş açtığı, buna rağmen yok edemediği bir imparatorluğu cumhuriyet olarak yeniden kuran; tarihsel devamlılığımızı sağlayan, milletimizi medeni dünyayla tanıştırmakla kalmayıp öne geçirmiş; atamız, babamız, dünya çapında ebedi liderimiz, her şeyimizdi.
Jenerik bir söz, bir tür ucuz felsefe özeti diye nitelediğim "insanın mutlak yalnızlığı" tespitinin doğru olduğunu annemin uyurgezer gecelerinde derinden hissettim. İnsan yalnızlığa yazgılı bir varlıktı. Benim içime dokunansa insanın yalnızlığa yazgılı bir varlık olması değil, yazgısını bu kadar derin bir yerden bilmesiydi. İnsan, öleceğini bilen tek canlı olduğu gibi, yalnızlığının bilincinde olan tek varlıktı ve ömrü tıpkı ölümü inkar etmeye çalışmak gibi yalnızlığını inkar etmeye çalışmakla geçiyordu. Varoluşun bu acı
gerçeği hayatımızı ucuz bir melodram haline getiriyor du. Ama gerçek buydu, hayat ucuz bir melodramdı, biz de bu melodramın oyuncuları olan yalnız insanlardık.
Bunu bilmek içimi kederle dolduruyordu.
Derslerimde çocuklara yaşadığımız çağın sadece burada değil, dünyanın her yerinde elitlere ölüm çağı ol duğunu, meselenin bir tür aç sınıfın lanetine dönüştüğü nü ama bu aç sınıfın bildiğimiz eski aç sınıf olmadığını, bu açgözlü sınıfın lanetinin de hiç beklemediğimiz şekil de cereyan ettiğini anlatıyorum.