"Bir insanın çocukluğu belki de en büyük cenneti ya da en derin cehennemidir."
Kitabı az önce bitirdim. Elimde kapalı bir kitap öylece kalakaldım. Zihnimin içinde bir cümle dönüp duruyor: Bir annenin dudaklarından dökülen tek bir cümle, bir çocuğun ruhunu nasıl bu kadar darmadağın edebilir? Nasıl olur da o tek bir an, bir çocuğun tüm hayatını, hayallerini, büyüme hikayesini baştan yazar? Ebeveynlerin çocuklar üzerindeki o görünmez ama devasa etkisini düşündükçe içim sızladı.
Ben çocukluğunu kolay kolay unutamayan biriyim. Yaşadığım iyi kötü her anıyı hafızama adeta kazımışım, silinmiyor. Belki de bu yüzden ana karakter Vidar’ın o geçmişi eşelemesi, unuttuğu o anları zorla hatırlamaya çalışması beni derinden sarstı. Kitap boyunca aynı şeyi söyledim: "Hatırlamasa daha mı iyiydi acaba?" Bazen bazı şeylerin üstünü örtmek, o gerçeğin acısıyla yüzleşmekten daha mı güvenli yoksa? Bunun üzerine düşündüm... Acı, varlığını kanıtlamak için her zaman bir yol bulur. Bastırılmış anılar, zihnimizin derinliklerinde patlamaya hazır birer bomba gibi bekler. Onları hatırlamak, o an canımızı çok yaksa da aslında bize bir özgürlük alanı açar.
Schulman Alex Schulman kitabın sonunda bizi o acının tam kalbine indiriyor.
"17 Haziran" 17 Haziran benim için içimde bir köşede kırgın oturan çocukla yüzleşme romanı oldu. Sıradan gibi görünen bir yaz gününün, bir insanın ömür boyu taşıyacağı bir cehenneme nasıl dönüştüğünü okumaktan çok etkilendim.
Biz büyüdüğümüzü, her şeyi atlattığımızı sanıyoruz ama aslında hepimiz çocukken aldığımız o yaraların, bize söylenen o ağır sözlerin gölgesinde yürüyoruz. Kendinizden, kendi geçmişinizden bir parçayı bulacağınız, bittiğinde uzun süre tavana baktıracak bir kitap. Kesinlikle tavsiyemdir.
Bir aile hikâyesi gibi başlayıp insanın kalbine dokunan bir yüzleşmeye dönüşüyor. Bitirdiğimde hikâyeden çok hissettirdikleri aklımda kaldı. Neden Türk okurların çok sevdiğini daha iyi anladım.
Yaani.
Konusuna kısaca değinirsek;
Elowyn, sıradan bir hayat yaşadığını düşünürken aslında Peri Krallığı ile bağlantılı olduğunu öğrenir. Bir anda kendisini tehlikeli bir dünyanın içinde bulan Elowyn, tahtın geleceğini belirleyecek zorlu ve ölümcül bir turnuvaya katılmak zorundadır ve çevresindeki düşmanlarının farkında olarak kendini korumak durumundadır. Bu süreçte hem kim olduğunu keşfetmeye çalışır hem de güvenip güvenemeyeceğini bilemediği gizemli kişilerle karşılaşır.
Çok kötü bir kitaptı falan diyemem. Konusu güzeldi, merakla okutuyor ama sadece konusunu sevdim. Bu tarz çok argolu, daha 17-18 yaş civarı gençlere hitap eden kitapları okumayı çok tercih etmiyorum ama yine de bi değişiklik olmalı arada diyerek almıştım kitabı. Kitap yorumlarında güçlü kadın diye çok bahsedilmiş ancak çok daha güçlü kadınların olduğu kitaplar okudum ve bence bu kitaptaki karakter öyle çok da güçlü bir karakter değildi. Güçten kastımız argo konuşup, herkese artistçe davranıp, hal ve tavırları ukalalığa giden o ince çizgide gezinmekse eğer bana göre bu güç değildir. Evet kendini ezdirmeyen, lafını esirgemeyen, korkusu da olmayan bir karakter doğru ancak güçlü kadın denildiğinde birçok klasikten çok daha başka isimler sayılabilir. Güç birçok şeyi kapsar. Yine de hikayeyi okurken merak ederek okuyorsunuz. İkinci bir kitabı varmış eğer uyguna önüme düşerse alırım veya PDF olarak vs. bulduğumda okuyabilirim. Az çok hikayeyi tahmin etsem de yarım bırakmak istemem okuduğum kitapları hele de seriyse.
Vakit geçirmelik, kafa dağıtmalık bir kitaptı. Nötrüm, okuyup okumamanız tamamen zevkinize kalmış.
Kitap travmalarımızın hayatımızı ne kadar etkileyebileceğini ve bu travmaların aşılmazsa en ufak bir şeyde hayatınızı nasıl altüst edeceğini anlatıyor bize. Hayatına gayet normal bir şekilde devam ederken birden öğretmenlik yaptığı okulda çıkan bir kavgayı ayırdıktan sonra okuldan uzaklaştırma alan Vidar evde ailesiyle ilgili kutuları karıştırırken babasına ait bir telefon rehberi gibi bir şey bulur ve orda eski evlerine ait bir telefon numarasını görür . O numarayı aramakla aslında travmasının peşine düşer. Aradığında açan ölen babasıdır. Şaşırdığım nokta şu Vidar aslında hiçbir zaman şaşırmıyor buna yani geçmişiyle konuşabilmesi ona pek inanılmaz gelmiyor burdan anlıyoruz aslında sadece kendi kurduğu dünyada o an aşmaya çalıştığı bir şeyin olduğunu. Okuldaki o küçük kavga aslında hayatında asla unutamadığı içten içe içinde hala taşıdığı bir şeyin olduğunu ve bunu aşmadan yoluna devam edemeyeceğini anlıyor. Kıvılcım bir kere yanıyor ve alev almadan sönmeyecektir. Kitap gayet akıcı güzel ve zaten hemen hemen hepimizin çocukken aşamadığı yollar açamadığı kapılar ve üstünden geçemediği olaylar vardır. Yazarın çocukluğundan izler taşıması ona farklı bir anlam katıyor.
Romanın merkezinde, Uzun İhsan Efendi’nin gerçeklik ve varoluş üzerine kurduğu anlam arayışı vardır. Kitapta gerçek ile hayal, bilim ile efsaneler arasında iç içe geçmiş bir gerçeklik kurgulanmıştır. Yazar, tarihi düz bir rota olarak baz alıp onu efsanelerle sarmalayarak yeni bir gerçeklik düzlemi yaratıyor. Kitaba adını veren 'pus' da tam olarak bu şekilde oluşuyor.
'Düşünüyorum, o hâlde varım' prensibinden yola çıkarak 'Hayal ediyorum, o hâlde hayalim de gerçek mi?' sorusuna ulaşıyoruz; bana kalırsa kitabın ana temeli budur. Okurken çok keyif aldım ve elimden bırakamadım. Sürekli merak uyandıran, oldukça başarılı kurgulanmış bir roman. Hikâye içerisindeki diğer hikâyeler bir labirent gibi ilerleyip tek bir çıkış noktasında birleşiyor. Metinde geçen eski kelimeler ve mekânların o güne ait tasvirleri sayesinde 17. yüzyıl İstanbul’unu adeta yaşıyoruz.
Bu eser, okuru sadece bir maceraya sürüklemekle kalmıyor; zihnin sınırlarını zorlayan bir ayna tutarak, 'gördüğümüzün ötesinde ne var?' sorusunu hayatımızın bir parçası kılıyor. İhsan Oktay Anar, kelimelerle ördüğü bu puslu dünyada okuyucuya bir pusula veriyor; ancak yönü bulmayı yine bizim hayal gücümüze bırakıyor.
Edebî açıdan özellikle başları öyle zayıf geldi ki eserden ne anlayacağımı şaşırdığım anlar oldu ancak devamında anladım ki eserin amacı edebî keyif vermekten ziyade dönemin menfaat peşinde siyasî fikri değişen namussuzlarını okura tanıtmakmış. Abdülhamit'in Selanik civarını kurşun atmadan verdiğini daha önce de duymuştum, eserde verilen bilgilerden biri de budur. Eserde Divanı Lügatit Türk'ü bulan Ali Emiri Efendi hakkında bilgili ve namuslu bir memur olup kitap topladığından bahsedilir. Eser aslında günümüzde de devam eden çarpık ilişkiler, yapmacık saygı ve kendine işleyen bürokrasinin bir eleştirisidir. İttihat ve Terakkiyi ince ince eleştirirken aynısını Hürriyet ve İtilaf'a da yapar. Eser içerisinde bir partili "Manda istemek vatansızlıktır." der ve parti bu sözleri üzerine adamı partiden atar çünkü böyle namuslu insanlarla parti "simasını" kaybedecektir. Anadolu'nun doğusu ve güneydoğusundan "Kürdistan" diye söz edilir. Denilene göre meme hizasını geçmeyen sakalla orada devlet adamlığı yapmak imkânsızdır. Hikâye boyunca (bence bilinçli bir şekilde de abartılmıştır) o cenahtan bu cenaha savrulan, siyaseti şahsi menfaat için kullananların karıları da kocaları gibi güç dengesi kimdeyse onunla yatıp kalkarlar.
Eser, annesi hasta olan genç Adnan'ın 93 harbindeki acıyla ilgili yazmaya başladığı romanın girişiyle başlar. Savaşta bizimkiler ezkaza Sohum Kalesi diye ironik isimli bir kale alır ve bunun üzerine Abdülhamit kendini gazi ilan ettirir ama Ruslar Ardahan'ı bu sırada alıp Tuna'yı geçer.
Adnan'ın babası şehit bir Miralay (Albay)dır ve ailesiyle İstanbul'da bir yalıya sığınmışlardır. Annesi veremdir. Adnan hem parasız hem de çalışmakta hiç gözü olmayan, eli kalem tutan ancak çok da ileri olmayan özenti bir tiptir. Annesi sefil ve aç bir halde yaşarken bu karı
Üç İstanbulMithat Cemal Kuntay · Sander yayınları · 19833,371 okunma