"ALBERT EİNSTEİN"
"Patent ofisindeki düzenli hayat, Einstein'ın hem zihinsel hem de duygusal olarak denge bulmasını sağladı. Her ne kadar bu iş bir bilim insanı için ideal bir ortam olmasa da Einstein, yaratıcı düşünceleri için gerekli olan sakinliği burada buldu. Bu dönemde, bilimin sadece laboratuvarlarda değil, insan zihninin derinliklerinde de yapılabileceğini gösterdi."
Bilim tarihinin en parlak isimlerinden biri… Evrenin dokusunu yeniden şekillendiren bir zihin… Ve tüm bunların ötesinde, insanlık için yılmaz bir vicdan mücadelesi.
Albert Einstein denildiğinde aklımıza ilk olarak karmaşık formüller, görelilik teorisi ve o meşhur dil çıkarma fotoğrafı gelir. Oysa onun hikâyesi, çok daha derin ve insani bir yolculuğun öyküsüdür.
1879’da Almanya’nın Ulm kentinde dünyaya gelen Einstein, çocukluğunda beklenen parlaklığı göstermedi. Hatta konuşmaya geç başlaması, ailesini endişelendirmişti. Ama bu sessizlik, onun kendi iç dünyasında devasa sorularla boğuşmasını engellemedi. Küçük bir pusulanın iğnesine duyduğu hayranlık, onu evrenin görünmeyen güçlerini anlamaya iten ilk kıvılcımdı.
Eğitim sisteminin katı kalıplarına başkaldıran Einstein, ezbere dayalı öğretimi değil, sorgulayan ve keşfeden bir anlayışı benimsedi. Bu isyanı, onu düşünce özgürlüğünün ve yaratıcı zekânın en büyük savunucularından biri yaptı.
1905 yılı, “mucize yıl” olarak bilinir. Einstein, bu yıl içinde yayımladığı makalelerle fiziğin temellerini sarstı. Özel Görelilik Teorisi’yle zamanın ve mekânın mutlak olmadığını, gözlemciye göre değiştiğini ortaya koydu. Ardından gelen Genel Görelilik ise kütle çekimini uzay-zamanın bükülmesiyle açıklayarak Newton’un yüzyıllık hakimiyetine meydan okudu. Bu fikirler, o dönemde o kadar devrimciydi ki çoğu bilim insanı tarafından anlaşılmakta zorlandı. Ama Einstein,
Bu gün Gorki'den okuduğum ilk kitap olan Ana kitabı ile sayfalarınızı meşgul edeceğim.
Maksim Gorki çok küçük yaşlarda öksüz kalmış, henüz küçük bir çocukken çalışmaya başlamış, dolayısıyla işçileri çok yakından tanıma fırsatına sahip olmuş ve sosyalist gerçekçi yazımın öncülerinden biri haline gelmiştir. Asıl adı Aleksey Maksimoviç Peşkov olan Maksim Gorki yaşadığı zorlu hayat ile birlikte Rusçada "Acı" anlamına gelen Gorki soyismini almıştır.
1905 devrimi öncesi dönemi ele alan eserde yoğun bir şekilde sosyalizm propagandası yapılmaktadır.
Kitapta, kocası tarafından sürekli şiddet gören, zor şartlar altında yaşamaya çalışan, kendine sunulan hayatı hiç sorgulamadan yaşayan bir kadının kocasının ölmesinden sonra bir fabrikada işçi olarak çalışan oğlu Pavel sayesinde yaşadığı dönüşüm sürecini anlatılmaktadır. Pavel Çarlık Rusya'nın halka uyguladığı politikalara ve halkın emeğini sömüren burjuva sınıfına karşı savaşan, eşitlik, özgürlük, adalet konularında halkı bilinçlendirmeye çalışan bir işçidir. Başlarda ana oğlunun ve arkadaşlarının bu konular üzerindeki konuşmalarını dinlerken onları pek anlayamasa ve korksa da zamanla onları anlamaya, haklılıklarını görmeye ve kendini oğlunun davasına vermeye başlamıştır.
Eser gayet akıcı ve sade bir dille kaleme alınmış olsa da, benzer olaylar ve benzer diyalogların çok sık olmasından ve 430 sayfalık kitabın bana gereğinden fazla uzatıldığı hissi uyandırmasından dolayı bazı bölümlerde sıkıldığımı belirtmek isterim. Fakat bu söylediklerim kitabı beğenmediğim algısı oluşturmasın lütfen, sonuçta dünya edebiyatının önemli eselerinden bir tanesi ve okuduğum için çok memnunum.
Okumayı düşünen herkese şimdiden keyifli okumalar dilerim.
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
21 Temmuz 1905 yılında Yıldız Camii avlusunda Sultan II. Abdülhamid Han'a karşı yapılan bombalı suikastin bütün ayrıntılarını bu kitapta bulacaksınız. Bu hain saldırı sonrası kurulan komisyon tarafından yürütülen soruşturmada bu olayla bağlantısı olanların sorgu ve itiraflarına ayrıca onlara yardım edenlerin kimler olduğuna raporlar eşliğinde yer verilmiştir.
Klasik Jules Verne tarzının dışında bir eser. Eser ilk olarak yazarın 1905 yılında ölümünden sonra oğlu tarafından bulunup 1910 yılında yayımlanmış. Okunabilir ancak yazarın daha güzel romanları var.
Küçük Burjuvalar’da Gorki, 1905 Devrimi’nden önceki Çarlık Rusyası toplumunu tartışır. Geniş bir oyuncu kadrosuna sahip olan oyunda farklı sosyal sınıflardan birçok karakter bulunuyor. Oyunda işlenen ana temalar arasında kuşak çatışması ve hayatın monotonluğu yer alır. Satır aralarında mutluluk, iyilik, kötülük, sınıf farkı gibi konular da vardır. İşçi sınıfı ile yüksek burjuvazi ve Gorki’nin deyimiyle “küçük burjuva” toplum arasında sıkışıp kalan insanların günlük yaşamları ve birbirleriyle olan iletişimleri okuyucuya ve seyirciye aktarılmaktadır. Gerçekçi sahneler Oyunda, içinde bulunulan toplumun psikolojisinin kültür ve sanata, sosyolojik değişimlerin gündelik hayata etkileri ise büyük tespitlerle sunulur. Yazar, tüm dünyada olduğu gibi Rusya’da da etkisini hissettiren dönemin eğitim sistemi, kapitalizm, sosyal normlar, aşk ve hayata dair cümleleriyle pek çok farklı çatışmayı aynı potada eritmeyi ve ustaca işlemeyi başarıyor. Dört perdeden oluşan oyunun ana karakterleri arasında Bessemyonov da yer alıyor ve tüm olaylar “büyük oda” denilen yerde geçiyor. Varlıklı, sıradan bir Rus vatandaşı olan Bessemyonov, eşi Akulina, 2 çocuğu ve bir evlatlık çocuğu bulunan aile pansiyon işletiyor. Bu ailenin yanı sıra Perçihin’in uzak akrabaları ve pansiyonda kalan çeşitli sınıflardan kişiler Yelena, Teterev, Şişkin, Tsvetaeve oyunun diğer karakterleri olarak zaman zaman sahneye girip çıkarlar. Artık Yirmi yedi yaşında olan evlat edinilmiş Nil isimli karakterin aşık olduğu kadınla birlikte olma hayali, ailesinin zihniyetiyle çatışır ve bunun sonucunda büyük bir çatışma doğar. Kuşak farkı, kültür ve fikir çatışmasıyla kendini gösterir ve aile üyeleri arasında şiddetli tartışmalar yaşanır. Entelektüel karakterler olan Nil ve Teterev’in cümleleri aslında Maksim Gorki’nin oyundaki
#kitapyorumu Bir Dakika Kırk İki Saniye
Bazen tarih kitaplarında okuduğumuz olaylar bize çok uzak gelir, sanki sadece isimlerden ve tarihlerden ibaretmiş gibi...
Bir Dakika Kırk İki Saniye”, bu algıyı yerle bir ediyor. Roman, 21 Temmuz 1905 tarihinde Yıldız Camii çıkışında Padişah II. Abdülhamid’e düzenlenen o büyük suikast girişimini bir gerilim filmi tadında gözler önüne seriyor.
Peki, neden “Bir Dakika Kırk İki Saniye”? Çünkü Padişah’ın o gün camiden çıkıp arabasına binmesiyle, bombanın patlaması arasında geçen süre tam olarak bu kadar... Eğer o gün II. Abdülhamid, Şeyhülislam Cemaleddin Efendi ile o kısa konuşmayı yapmasaydı, kaderin çarkı bambaşka bir yöne dönecek ve imparatorluğun tarihi tamamen değişecekti.
Yazar, sadece bir suikastı değil; dönemin İstanbul’unu, Yıldız Sarayı’nın karanlık koridorlarındaki tedirginliği, casusluk faaliyetlerini ve tarihin en soğukkanlı liderlerinden birinin o saniyeler içindeki duruşunu ustalıkla işliyor. Romanı okurken kendinizi sanki o gün Yıldız’da, ağaçların arkasına gizlenmiş bir tanık gibi hissediyorsunuz.
Merak, korku ve hayranlık duygularının iç içe geçtiği, bir an bile tempoyu düşürmeyen, tarih meraklılarının başucu kitabı olmaya aday bir eser.
Tarihi roman tutkunları, “Peki ya o saniyeler olmasaydı?” sorusunu sormaya hazırsanız mutlaka listenize ekleyin .
•