Kim derdi ki, milattan önce 460 yılında İstanköyde doğan Hippokratın adı , ölümündən binlerce yıl sonra bile dünyanın dört bir yanında , doktorların mesleğe bağlılıklarını gösteren yemin ile birlikte kulaklarda çınlayacak.
10 yıl önce telefon diye bir şey yoktu . Ne çabuk da alıştın , bütün hayatın oldu. Bütün vaktini alan futbol takımı 100 yıl önce yoktu , nasıl da her şeyin oldu ? Evet ,o dizi 10 gün önce yoktu, nasıl da müptelası oldun, alıştın? Ve sen. 30 yıl önce yoktun, nasıl olurda birden önüne konan dünyaya böyle alşırsın? Sefasını görmeye başlarsın? Hiç mi yabancılık çekmiyorsun ? Hiç mi merak etmiyorsun bu dünya nasıl meydana geldi ? Bu renkler ,kokular böyle güzelse bunun kaynağı nasıl güzeldir , bunu yaratan nasıl güzeldir . Merak etmiyormusun hiç ?
Burnuna gələn kokuyla oturub mayışma, kokunun sahibini kaynağını ara dur. Aradıkça , sordukça ilmine ,ilim gelecek.
Yüzdükçe ciğerini açan bir denizde yüzeceksin. Geçib bitecek kokuya değil , kokunun kaynağına talib ol. Gelip geçecek dünyaya değil , onu yaradanın mühabbetine talib ol.
Ah neleri seviyoruz, seviyoruz yani neler için ziyandayız , kayıplardayız.....
Biz telefonumuzu seviyoruz, çünki onlarla vakit geçiriyoruz, onları önemsiyoruz. Onlar için bir çok şeyi yapıyoruz. Evde unutuğumuzda o kadar yolu geri dönüyoruz.
Biz kolumuzdakı saati seviyoruz. Bir yere çarpmasın,sürtünmesin diyoruz. Ufacık bir çizikte neşemiz kaçıyor, üzülüyoruz.
Biz televizyonları seviyoruz. Ertesi gün sınavımız da olsa mühüm bir işimiz de olsa televiziyonda hiçbir zaman görmeyeceğimiz insanların gerçek olmayan filmlerini izliyor, hiçbir zaman kazanamayacağımız paralar kazanmalarını istiyoruz.
Biz bir çok şeyi seviyoruz. Onlara vakit harcıyoruz . Ama sevmiyoruz. Sevsek böyle olmazdı . Sevsek ,sevmiyor gibi davranmazdık . Dayanamaz, yüreğimiz elvermez , onun istediyi gibi biri olmaya çalışırdık.