“Hiç kimse sevginin önemsizliğine ilişkin bir düşünce taşımaz. Birçok kişi onun açlığını çeker, mutlu ve mutsuz aşk öyküleri anlatan bir dolu film izler, yüzlerce ucuz aşk şarkıları dinler. Buna karşın insanların pek azı sevgiye ilişkin bir şeyler öğrenmenin gerekli olduğunu düşünür.” Peki, bu kadar önemli olduğuna inandığımız sevgiyi öğrenmek için neden çaba sarf etmiyoruz?
Sevgi, insanlığın daima ilgi alanında olmuş; üzerine destanlar, şiirler yazılmış, filmler yapılmış, uğruna canlar verilmiş bir kavram. Kimi için ulaşılınca mutlu olunacak bir hedef, kimi için yokluğunda çekilen acı, kimisi içinse bir umut. Peki ya daima dillerde olan sevgi zannettiğimiz gibi yolda çarpışılan kişiyle göz göze gelindiğinde bir anda filizlenen o duygu değilse? Ya yıllardır beklenen beyaz atlı prens hiç gelmeyecekse? Ya şimdiye kadar bildiğimiz çoğu şey yanlışsa ve sevgi yalnızca şanslı insanların başına gelen hoş bir duygudan ibaret değilse? Ya kişiliğimizi değiştirip, olgunluğa erişmeden ulaşamayacağımız bir olguysa? En önemlisi de, ya sevmek başlı başına bir sanatsa?
Erich Fromm kitaba işte bu en can alıcı soruyla girer : “Sevmek bir sanat mıdır?” Ve evet der, sevmek yaşamak gibi bir sanattır. Eğer sevmek bir sanatsa, öyleyse bilgi ve çabaya gereksinimi vardır. Tıpkı diğer sanatlardaki gibi sevgiyi de öğrenmemiz, onu öğrenmek için çaba harcamamız ve disiplinle çalışmamız gerekir. Dolayısıyla, aslında sevmeyi öğrenmenin hazır bir reçetesi yoktur. Fromm, önsözünde de bunu okuyucusuna açık açık söyler:
“Bu kitabı okuyarak sevme sanatına ilişkin hazır bilgiler edinmek isteyenler düş kırıklığına uğrayacaklardır. Tam tersine bu kitap, belli bir olgunluk düzeyine erişmeden kişinin sevgiye ulaşamayacağını göstermeyi amaçlamaktadır.”
Fromm, aslında yıllar öncesinden, tüketim toplumunun