Yaşam onun için, hasta bir insanın yorgun gözlerini acıtan güçlü beyaz bir ıışk gibiydi. Bilinçli geçirdiği her anda çevresindeki yaşam çiğ ber parlaklık gibi üstüne çöküyor ona acı veriyordu. ... Yeni bir cennet bulamamış, üstelik eskisini de yitirmişti.
Şimdi Ruth'u hiçbir zaman gerçekten sevmemiş olduğunu anlıyordu. O idealize edilmiş bir Ruth'u, kendi yarattığı olağanüstü bir yaratığı, yazdığı aşk şiirlerindeki o saf kadını sevmişti.
Gerçeklik benim yaradılışımda olan bir şey, burjuva ruhu ise gerçek'ten nefret eder. Burjuvazi korkaktır. Yaşamdan korkar. Sen beni yaşamdan korkutmaya çalıştın. Beni biçimlendirmek istedin. Yaşamın bütün değerlerinin gerçek dışı, yalan ve vülger olduğu bir kalıba sokmak istedin beni.
Açlık içinde geçirdiği günlerinde kimsenin kendisini yemeğe çağırmadığını anımsadı. Asıl o zamanlar yemeğe ihtiyacı vardı. Açlıktan bir deri bir kemik kaldığı günler olmuştu. İşin paradoksu buradaydı. Aç olduğunda kumse ona yemek vermiyor, şimdi kendisine bin yimik birden alacağı bir durumdayken sağdan soldan yemek önerileri yağıyordu.
Hiçbir arkadaşı yoktu, kimseyle de tanışmak istemiyordu. İçinde böyle bir arzu yoktu. Tekdüze yaşantısını canlandıracak, nereden geleceğini bilmediği bir ilhamı bekliyordu. Bu süre içinde yaşamı boş, plansız ve amaçsız geçecekti.