“Uğraşmıştı, hayatı boyunca hep uğraşmıştı. Başka biri olmaya, daha iyi biri olmaya, kendini arındırmaya çalışmıştı. Ama olmamıştı. Bir kere kararını verdikten sonra kapıldığı umut kendisini bile şaşırtmıştı: Kendisini kurtaracak olan yine kendisiydi. Zorla yaşayacaksın diye bir kanun yoktı, hayatını dilediği gibi kullanmakta özgürdü. Nasıl fark etmemişti bunu yıllarca?”
Ya ebediyet, bir taşra hamamı gibi tavanlarının köşeleri örümcek bağlamış küçük bir odaysa….
Ben onu bazen öyle düşünürüm…
Raskolnikov hayretle;
-Daha iç açıcı bir şey düşünemez misiniz? dedi.
-Daha iç açıcı mı?
-Daha iç açıcı ve haklı.
-Haklı mı? Ne biliyorsunuz, belki insanların hak ettiği tarif ettiğim gibi küçücük bir odadır. Hem ben tanrı olsam öyle yapardım.
Svidrigaylov, belli belirsiz gülümsedi.
Bu korkunç cevap karşısında Raskolnikov ürperdi.
“Eğer kendini adadığın çalışma, sevgini zayıflatmaya ve değerinin hiçbir şeyin azaltmayacağı basit zevklerden aldığın hazzı yok etmeye meyilliyse o zaman o çalışma kesinlikle uygunsuzdur, bir başka deyişle insan zihnine yaraşmaz. Eğer bu kurala daima uyulsaydı, hiç kimse uğraşlarının aile sevgisinin dinginliğini bozmasına göz yummasaydı Yunanistan köleleştirilemezdi, Sezar memleketini kurtarır, Amerika kademeli keşfedilirdi. Ne Meksika ne de Peru imparatorluğu yıkılırdı.”
“Beni teselli edecekler ve bir takım sözcükler söyleyecekler, sözcükler, sözcükler; fakat ne yardımı dokunabilir ki sözcüklerin bana? biliyorum, ondan sonra yine yalnız olacağım. Ve insanların arasında yalnız olmaktan daha korkunç bir şey yoktur.”