Can garip, can suskun....
Sevda karşısında hayatın ne önemi var.
Her hayat hikâyesi bitmiş bir aşktan yol alıyordu.
Yoruldum artık başıboş sokaklarda, sonu gelmeyen kaldırımlarda yürümekten.
Artık kullanılmayan bir tiyatro dekorunda dolaşıyor gibiydim, oyun bitmiş, herkes evine gitmişti. Issızlık beni hem tedirgin ediyor, hem de büyülüyordu. Gerçeklikten adım adım kopuyor, bir düş dünyasının diplerine doğru çekiliyordum.
Ne olursa olsun, hiç ama hiçbir şey o ilk anların yerini tutamıyor. Birbiriyle ilk kez bütünleşen bedenierin tutkuya ani kaçışları ... İki ırmağın kavuşması kadar doğal ve coşkulu. Bir ömür boyu sanki sadece bu an beklenmişcesine bedenler konuşuyor ve yeryüzündeki her şey susup dinliyor. Yalnızlıklar unutulmuş, yaralar sarılmış; bu tehlikeli, karmakarışık, anlamsız dünyada sağ kalmaya çalışan korku dolu bir canlı bir başka var lığa sığınıyor, gelip geçici bir güvenliğe, sahte bir cennete ka vuşuyor. Hayatın olağanüstü güzellikteki müziğini ansızın duyuveriyor. O müzik hep oradaymış aslında ama o hiç durup kulak kabartmamış.
Erkeklerin benimle ilgili uydurdukları masallardan genellikle hoşnutumdur, gerçeklikle bağlantılarını araştırmak gibi çetin ve düş kırıklığı içeren bir işe kalkışmam bile. Nasıl olsa onlar beni değil, kendi yarattıkları bir imgeyi sevecekler, yargılayacaklar, aşağılayacaklar, terk edecekler, ona hem aşık olup hem de savaş açacaklar. Gel gelelim, kaçınılmaz biçimde bu imgeler bana geri yansıyor ve ben de bu yansırnalara dönüşrnek için olanca gücümle çırpınıyorum. İşin tuhafı , çoğu zaman bunu başarıyorum.
Hayatındaki gecelerin içini ben doldurmuşum, öyle söyledi, daha önce boş birer eldivenmişler. Özü olmayan bir şekilden, bir türlü okyanusa dönüşmeyen su yatağından ibaretmişler.