Çocukluğunuzda yazıp unuttuğunuz günlüğünüz bir gün önünüze düşse ne hissedersiniz? Zannediyorum ki hepimiz, o zamanki kendini tanıyamayabilir. Çocukluğundan beri bir aidiyetsizlik duygusu olduğunu farkeder Ellinour. Kendisinden "biz" diye bahsetmiş ve yazdıklarında samimiyet bile olmadığını. Bu Ellinour için tamamen bir çözünmeye dönüşür.
Farkına varmak bile yeterlidir aslında bazı şeylerin zamanını beklemenin, hangi zamanı? beklediğini oturup düşünmek. Bir gün giyerim diye aldığımız giysilerin, dolaplarımızda yıllanmasından tutun da, zamanımızın vazgeçilmezi evimizin misafir salonlarını kendimiz için değil sadece misafir için hazır bulundurmamıza, herhangi bir hayali erteleme süremize, o "bir gün" için sakladığımız, ve "bir gün"ün ne zaman geleceğine hiç emin olmadığımız her şey ile kendimizi nasıl bir ulaşılmazlığın içine sürüklediğimizin farkına varmak. Aslında bizler kendimizi günlük hayat içinde kaybetmeye çabaladığımız birer özne gibi oluyoruz bu durumda.
Kitap bu farkındalık üzerine başlayıp güzel bir olay örgüsü ile devam eder. Araya serpiştirilen sahipsiz postaları da ayrıca daha uzun olmasını isterdim. Hem keyif hem de ciddi anlamda düşündürücü bir etkisi oldu.
Vigdis'ten okuduğum ikinci kitap oldu Postane Günlükleri. İlki çoğumuzda olduğu gibi Miras.
Postane günlükleri tıpkı Miras'taki gibi yavaş ilerleyen bir kitap olmasına rağmen bu olay sizi pek de rahatsız etmiyor. Aksiyon, heyecan vs yoktu ama güzeldi. Sakin ilerleyen bir varoluşsal sorgulamalar, çevreye yabancılaşma ve kimliğini tanıma gibi unsurlar keyifli ilerlemesine sebep oldu. Tavsiye ederim.