İsa Peygamberin mizacındaki para istikrah ve istihkarı, döne dolaşa, aynı dinin tahripçisi papaz elinde, tersinden bir anlayış neticesi sosyalizmle ittifaka kadar giderken (bahsinde göreceğiz), İslâmiyet'te, ne istikrâh, ne istihkâr, sadece mevkiini ve hududunu tâyin şeklinde hâlis mânasına ermiştir.
“— Fakrım fahrımdır.”
“— Az kaldı fakr, küfre eş oluyordu.”
Birbirine zıt gibi duran bu iki ölçü de peygamber sözüdür; ve birbirine zıt olmak şöyle dursun, parayı, olanca aykırı kutupları içinde kuşatıcı ve kutuplar arasındaki ahengi zaptedici kuvvettedir.
Tasavvufta olan "dünyayı terk", sonra "terk etmeği terk" hikmetinde olduğu gibi..
Ölçülerin birincisinde, parayı gaye-kıymet bilmemenin dersi; ikincisinde de parayı ihmâlin maddeyi ihmâle varacağı, maddeyi ihmâl etmenin ise ruhu kazanmak değil, büsbütün kaybetmek olacağı hükmü yatıyor.
İslâmiyet'te dünya, nasıl ahiretin tarlası ve basamağı ise, ruh da, maddeye taallûku ve onda tecelli etmesi bakımından, maddeyi ihmâl ederek değil, ikmâl ederek, fakat onu bağlayarak varılan bir merhaledir; ve bu bakımdan bir müminin kazanç yolunda hamlesi, gayeyi onun ötesinde bilmek şartıyla makbuldür.
Nitekim İslâm tasavvufunda bir servet ve zengin târifi vardır ki, dünya çapında diye gösterilmeğe lâyıktır:
“— Zengin, paranın hâkim olduğu değil, paraya hâkim olandır!”
İşte bu bakımdan ki:
“— Allah kazananları sever!”