Bu kitabı okurken ve bitirdikten sonraki düşüncelerim yüzünden bir şeyler yazmak istedim. Eser miktarda kitabı okuma zevkinizi kaçırabilecek detay bilgi - yani spoiler- içerecektir, şimdiden uyarmak isterim.
Her şeyden önce söylemeliyim ki, en baştan sona kadar aklımı çok meşgul eden bir kitap oldu Martin Eden. Kitaptaki detaylar kadar Martin Eden karakterini de düşünüp durdum. Sanırım en çok da onu düşünerek sordum kendime bir sürü soruyu. 'İnsanları neden severiz?' diye sordum mesela en çok. Düşünüp durdum, ben insanları neden severim, insanlara neden kıymet veririm diye. 'Bir yere ait hissedememek nasıl bir histir, ne şu anda olduğun yere ne de şu ana gelmeden önce olduğun yere?' diye sordum pek çok kez. Martin'in hiçbir zaman çevresindekilere bağıramadığı içindeki çığlıkları düşündüm. 'Ben açlıktan kırılırken neredeydiniz? Asıl o zaman yemeğe davet etmenize ihtiyacım vardı, boğazımdan lokma geçmediği için halsiz düştüğüm, kilo kaybettiğim zaman ihtiyacım vardı size.' Gerçekten, kelimenin tam anlamıyla, kitaptaki herkesten ayrı ayrı nefret ettim. Kız kardeşlerinden, eniştelerinden, Ruth' dan, Ruth'un ailesinden, editörlerden, eleştirmenlerden... Paranın derdine düşmüş, parası harici hiçbir şeyi değişmediği halde önceden yüzüne bakmak bile istemedikleri Martin'i, parası ve şöhreti olduktan sonra dizlerinin dibinden ayırmak istemeyen herkesten nefret ettim. Bazen de kendimden. Kendimi, etrafındakiler gibi 'başarmasını' beklerken buldum kitabın ortalarında. Onun çoktan bir sürü şeyi başardığını fark etmeden. Yazılarından kazandığı paralara sevindim, 'işte bu kez olacak, başarılı olacaksın Martin, talihin döndü' diyip durdum. Benim de onun etrafında akbaba gibi dolaşan insanlardan farkım yoktu bir süre için, bunu anladım. Açlıktan ölmesin, o kötü kalpli bir şeyden