! Yazı spoiler içermektedir
Hamnet’i okurken sürekli kendime şunu sordum: Bu kitap kimin hikâyesi? Bir ailenin mi, Agnes’in mi, yoksa doğrudan yasın kendisinin mi?
Ben romanı en çok Agnes’in gözünden deneyimledim. Onun doğumundan, hatta doğum öncesine uzanan sezgisel dünyasından başlayıp Hamnet’le vedalaşmasına, o büyük kaybı kabullenme sürecine kadar yanında yürüdüm. Bu yüzden ilk başta bana tamamen Agnes’in hikâyesi gibi geldi. Ama ilerledikçe fark ettim ki bu sadece bir annenin yas anlatısı değil. Yasın öncesindeki hayatlar, ilişkiler, kırgınlıklar ve bağlar da en az kaybın kendisi kadar belirleyici. O yüzden artık bu kitabı tek bir karaktere ait görmüyorum; bana göre bu, bütün bir ailenin ve hatta bir dönemin hikâyesi.Kitapta beni en çok etkileyen şeylerden biri, ölümün adeta bir karakter gibi yazılmasıydı. Hastalığın nasıl yola çıktığı, hangi evlerden geçtiği, hangi bedeni seçtiği anlatılırken ölüm soyut bir kavram olmaktan çıkıyor. Neredeyse nefes alan bir şeye dönüşüyor.
Bu anlatım bana masalsı bir hava verdi ama aynı zamanda çok sarsıcıydı. Ölüm bir anda gelmiyor; yol alıyor, yaklaşıyor, dokunuyor. Ve biz o yaklaşmayı izliyoruz. Bu yüzden Hamnet’in ölümü bir “an” değil, bir süreç gibi hissettirdi bana.
Hamnet’in kız kardeşinin yerine ölmesi beni uzun süre düşündürdü. Zaten baştan beri ölecek olan o muydu? Ölümü bu yüzden mi gördü? Yoksa annesinden gelen o doğaüstü sezgiyle, bir şekilde ölümü fark edip bilinçli bir fedakârlık mı yaptı?
Roman bu sorulara cevap vermiyor. Ama belki de en güzel yanı bu. Kesin bir açıklama sunmaması, beni metnin içinde düşünmeye itti. Bazen gerçekten kader mi diye düşündüm, bazen de Agnes’in doğayla kurduğu o gizemli bağın Hamnet’e de geçtiğine inandım.
Kitapta bir başka dikkat çekici tercih de “isimsiz adam”. Yani aslında kim