Kitabı elime ilk aldığımda kapağındaki o gizemli hava hemen dikkatimi çekti. İçinde yine Dan Brown’un sırlarla dolu dünyasına adım atacağımı biliyordum. Okumaya başladığımda, bazı bölümler oldu ki kalbim hızlandı, kafamda soru işaretleri çoğaldı; merakın verdiği heyecanla sayfaları çevirdim. O boşluklar, cevapsız kalan noktalar bana daha çok “acaba sonra ne olacak?” dedirtti.
Ama bir yandan da şunu hissettim; evet, bu kitap güzeldi ama diğer kitaplarında yaşadığım o sarsıcı, sürükleyici heyecanı burada aynı yoğunlukta bulamadım. Yine de Robert Langdon’un peşinden koşmak, sırların kapısını aralamak ve o gizemli atmosferde kaybolmak bana keyif verdi. Son sayfayı kapattığımda aklımda hem tatlı bir merak kaldı, hem de “işte bu, tam bir Dan Brown klasiği” dedim.