İçimde tüm sözlüklerin uçuştuğu ve doğru yerleri bulmak için bir mücadeleye girdiği bu incelemede kusursuz düzlemde bir şeyler yazamayacağım belki. Ne zaman zor bir durumun içine girsem zaten kelimelerim de kayboluyor, günlerce izlerine rastlayamıyorum. Raflardaki kavanozların, kitaplıktaki kitapların arasındadır diye çok bakıyorum ama bulamıyorum.
Bu durumlarda sözcükler hiçbir zaman hakkını vererek yerini bulamıyor . Hep yarım kalıyor, hep eksik …
Eksik sözcüklerim, yetersiz kalemim ve parçalanmış bir yaşamın içinde bocalayıp duran Ahmet Cemal…
Sevmek isterken sevgisizlik iklimlerine sürüklenen bir adamın öyküsü bu, okudukça onu çok anlamış olmanın verdiği yaralar açıldı içimde bir bir. Doğduğu andan itibaren ilmek ilmek örülen bir sevgisizlik ağı ile yalnız kalmanın etkisiyle parçalara bölünmüş ve tüm beklentilerin insan ruhu üzerinde açacağı derin izlerin kaldırıp kenara atılmış olduğu bir yaşam ve böyle bir yaşamda insanların hep yaptıkları bir şey vardı, “kendi paylarına düşenleri alıp gitmek”.
Her şey bir oyundu onun hayatında "sevme sözcüğünün neredeyse yabancı kaçtığı bir oyun ya da sevenin payına hep bir sevmeyenin düştüğü bir oyun. Belki de kimsenin kimseyi sevmediği ya da doğru sevdiğinde artık geç kalınmış bir oyun. Başı sonu karmaşık bu oyuna günlük cinayetler de katıldı sonra, ceza yasalarında yer almayan cinayetler, sıradan, alışılmış, alışıldığı için de suçluların genellikle cinayet diye algılamadıkları”, aldırmamak, susmak ve daha nicesi…
Cemal kendi yaşamının kıyılarına sürüklenerek burada bir dünya inşa etmişti, çevre duvarları itilmekten ve sevgisizlikten aşınmış. Sonra yalnızlıklar başlamıştı şehrin taşlaşmış sokakları ve evleri arasında, iklimi sert yalnızlıklar.
Peki, sorarım size. Yalnızlığı bir renk ile tarif etmiş olsaydınız sizin