Bu kitabı o kadar sevdimki kitaba dair ve bende hissettirdiklerine dair bir kaç satır yazmak istedim. Öncelikle Marguerite Duras’ın okuduğum ilk kitabıydı. Kitabın kapağının güzelliği bir yana ismi... Diğer kitaplarının da bu yoğunlukta olduğunu umarak elbette ki okuyacağım.
Bu kitabına gelirsek; 43 sayfacık ellerinizin arasından kayıp giden... Sevemeyen bir adam ve parayla satın alınmış bir kaç gece. Kadın uykulu, adam yorgun. Sevememekten yorgun. Cinsellik var ama sevgi yok tıpkı günümüz ilişkileri gibi...
Bir gece kadın, adamın ölüm hastalığına yakalandığını söyler. Bu tabii bir metafordur. Sevemeyen bir insan için daha güzel bir tabir olabilir miydi? Zannetmiyorum. Bizi üzen, sevindiren, kimi zaman huzurlu kılan, kimi zaman huzursuzluktan kusturan, heycanlandıran, korkutan kısacası yaşatan bir duygu olan sevgiden yoksun olmak ve onu hissedememek ölüm değilde ne?
Ruhundaki çatlaklardan içeriye hiç sevgi sızmamış bu adamın. En yoğun, en anlamlı; arzularımız, özlemlerimiz, duygularımız arasındaki boşlukları dolduran bir duygudan yoksun olan adamın, içindeki boşluklara dalmak...
Oldukça etkileyici bir derinlikte yazılmış satırlar arasında kadınla beraber gözlerim kapandı uyudum, adamla beraber dalga seslerini dinledim...
Fırlatılıp atıldığımız şu koca, yaşlı, şişko dünyada, her şeyin basitleştiği sevginin bile taklitlerini her köşebaşında gördüğümüz, bu belki simülasyon belki de bir rüya olan ve artık bayat tadı veren bu yerde, yine de tek tesellimdir benim sevgi...
Geceler boyu düşündüm; her gün kalkıp işe, okula, bir yerlere koşturmanın, yorulmanın kısacası tüm bu hengame için bir anlam arayıp durdum. Sonunda sevgi dışında hiçbir şeyin, doğmuş olmamın bile bir anlamı olmadığına karar verdim. Anlam arayışında olmamın doğallığını da çok sonradan anladım. Bu
Ölüm HastalığıMarguerite Duras · Metis Yayınları · 2005759 okunma
Bu kitabı o kadar sevdimki kitaba dair ve bende hissettirdiklerine dair bir kaç satır yazmak istedim. Öncelikle Marguerite Duras’ın okuduğum ilk kitabıydı. Kitabın kapağının güzelliği bir yana ismi... Diğer kitaplarının da bu yoğunlukta olduğunu umarak elbette ki okuyacağım.
Bu kitabına gelirsek; 43 sayfacık ellerinizin arasından kayıp giden... Sevemeyen bir adam ve parayla satın alınmış bir kaç gece. Kadın uykulu, adam yorgun. Sevememekten yorgun. Cinsellik var ama sevgi yok tıpkı günümüz ilişkileri gibi...
Bir gece kadın, adamın ölüm hastalığına yakalandığını söyler. Bu tabii bir metafordur. Sevemeyen bir insan için daha güzel bir tabir olabilir miydi? Zannetmiyorum. Bizi üzen, sevindiren, kimi zaman huzurlu kılan, kimi zaman huzursuzluktan kusturan, heycanlandıran, korkutan kısacası yaşatan bir duygu olan sevgiden yoksun olmak ve onu hissedememek ölüm değilde ne?
Ruhundaki çatlaklardan içeriye hiç sevgi sızmamış bu adamın. En yoğun, en anlamlı; arzularımız, özlemlerimiz, duygularımız arasındaki boşlukları dolduran bir duygudan yoksun olan adamın, içindeki boşluklara dalmak...
Oldukça etkileyici bir derinlikte yazılmış satırlar arasında kadınla beraber gözlerim kapandı uyudum, adamla beraber dalga seslerini dinledim...
Fırlatılıp atıldığımız şu koca, yaşlı, şişko dünyada, her şeyin basitleştiği sevginin bile taklitlerini her köşebaşında gördüğümüz, bu belki simülasyon belki de bir rüya olan ve artık bayat tadı veren bu yerde, yine de tek tesellimdir benim sevgi...
Geceler boyu düşündüm; her gün kalkıp işe, okula, bir yerlere koşturmanın, yorulmanın kısacası tüm bu hengame için bir anlam arayıp durdum. Sonunda sevgi dışında hiçbir şeyin, doğmuş olmamın bile bir anlamı olmadığına karar verdim. Anlam arayışında olmamın doğallığını da çok sonradan anladım. Bu
Ölüm HastalığıMarguerite Duras · Metis Yayınları · 2005759 okunma
Bu aralar okuyasım yok. Bu aralar dediğim, çarşambadan beri. Aslında yeni öykücülerdi gözüme kestirdiklerim, yerlilerden, okur, anasını ağlatır, en az 10 öykü kitabı bitiririm niyetindeydim. Olmadı.
Bodrum'daydık. Senesini unuttum. Keçiboynuzu alırım niyetine köylülerin kurduğu pazara gitmiştim. Zelo, kızım, daha 5 yaşında bile yoktu. Terlemiş elcağızı avucumun içinde kaybolmuş, çeke çeke sürükleniyordu babasının ardından.
İhtiyar bir köylünün tezgahına misafir olduk. En taze keçiboynuzları onun tezgahındaydı. Gözüme kestirmiştim ben de. Kah mallardan kah kendinden hasbıhal ederim diye tepesinde dikildim.
Bir iki ham espiri yaptım keçiboynuzlarının üstüne. Kafasını şöyle bir kaldırdı. "Sana" dedi "satasım hiç yok, git başka tezgaha" Sonrasında yaptığım kem kümler de para etmedi. Satmadı adam bana keçiboynuzlarını. Bütün gün yetmedi, bütün gece aklımdan çıkmadı sözleri. "Sana satasım hiç yok"
Rogojin'in incelemesini okudum bugün (artık dün oldu.) Joyce'ın Gabriel'inin hayatını hatırladım. Alakası yok ama Hesse'nin Haller'i geldi aklıma. Bu münzevi ihtiyarla o kadar çok özdeşleştirmiştim ki kendimi, çıktım, gittim merkeze, onun sevdiğinden, iki şişe Alsace kupaj şarap aldım. Beyaz. Sevmem ama onun hatırına. Alafrangalar Alsas, diye okur. Bölge adıdır. Bu kitapsızlar asla üzümün cinsini yazmazlar.
Bölge ismiyle yetinsin şarapçılar isterler. Sahipleri de meşhur Rothshildlerdir. Gravyeri meze ettim. Zagor’un paylaştığı, Orient Expressions - Beats of Pera’sını açtım. Allah biliyor ya aklımda Goran’nın, Bjelo Dugme zamanından Selma’sı vardı. Kaldı ki benim ömrümün yarısı Klasik Osmanlı Müziği dinleyerek geçmiştir. O kadar sardı ki Zagor’un paylaşımı, bir türlü çıkamadım o parçadan. En az iki saat dinlemişliğim vardır bu gece. Bu yazı bitene dek.
Onca yıl sonra açtım
BozkırkurduHermann Hesse · Yapı Kredi Yayınları · 20229,6bin okunma