Bugün sınıflarda dile gelen dikkat sorunlarının önemli bir kısmı, bu çağdışı mimarinin 21. yüzyılın uyaranlarla dolu dünyasıyla çarpışmasından doğar. Okul dışında çocuklar, hiper etkileşımli, kişiselleştirilmiş ve anlık geri bildirim veren dijital bir akış içinde yaşar. Ardından onlardan bu akışa bir anda sırt çevırıp tek yönlü, pasif ve ağır tempolu bir dikkat düzenine uvum sağlamaları beklenir. Bu beklenti gerçekçi bir zemin bulmadığında, çelişkinin yükü çoğu zaman çocuğun omuzlarına yüklenir.
Oysa sorun çoğu kez çocuklarda aranan bir eksiklikte bulunmaz. Sorun, sunulan öğrenme mimarisinin günümüzle bağının kopmuş olmasında yatar. Çocuk iki farklı dunyanın ritmi arasında sıkışır. Bir yanda parmağının ucuna gore şekillenen ekran dünyası, diğer yanda kara tahta karşısında tek bir hızla akan ders yer alır.
Bu noktada bir an durup şunu sormak gerekir. Okul, dikkati “talep eden” bir kurum olarak mı tasarlandı, yoksa dikkatin yeşereceği koşulları kuran bir yer olarak mı düşünüldü? Aradaki fark, küçük bir pedagojik tercih ayrımı değildir. Neredeyse iki ayrı insan anlayışına işaret eder.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
“Buraya gömülen insanlar mezar taşlarının üstüne gerçek yaşlarını değil, hayatta mutlu oldukları günleri yazarlar. Kimi 21 gün mutlu olmuş, kimi 37 gün. 52’yi geçen çıkmadı daha.”
Gözlerine bakarken
güneşli bir toprak kokusu vuruyor başıma,
bir buğday tarlasında,
ekinlerin içinde kayboluyorum...
Yeşil pırıltılarla uçsuz bucaksız bir uçurum,
durup dinlenmeden değişen ebedi madde gibi gözlerin :
sırrını her gün bir parça veren fakat hiçbir zaman büsbütün teslim olmayacak olan...