MÜSLÜMANLARI İMÂM GAZALÎ Mİ GERİ BIRAKTI?
"Evvelâ, âyetin mânâsı ayrıdır ve o mânâların efradı ve mâsadakları ayrıdır. İşte, o küllî mânânın müteaddit efradından bir ferdi bulunmazsa, o mânâ inkâr edilmez." Lem'alar'dan. Geçtiğimiz günlerde İhsan Fazlıoğlu Hoca'nın Soruların Peşinde'sini okudum. Maşaallah. Pek istifade ettim. Hassaten İmâm Gazalî rahimehullaha dâir yapılan tezvirata ilzâm edici cevaplar vardı. Evet. İhsan Hoca "Bilimde geri kalmamızın sebebi Gazalî'dir!" iddiasını gayet müşahhas verilerle yeriyor. Bunun oryantalistlerden ezber edilmiş bir dogma olduğunu belirtiyor. Hakikatteyse ilmî alanlarda yapılan çalışmaların zirve dönemlerini İmâm Gazalî rahimehullahtan sonra yaşadıklarını beyân eyliyor. Buna dâir deliller irâd ediyor. Alıntı yaparak uzatmayayım. Konu derindir. İlgilisini kitaba dâvet ederim. Zâten ne kadar iktibas yapsak Süreyya'ya sera nisbetinde kalacaktır. Hem, kitapta, zikrettiğimden başka pek çok hazine de bulacaklardır. Ben de bu vesileyle, İmâm Gazalî rahimehullahın, Batı'dan iktibas edilen felsefeye/felsefecilere yaptığı tenkidlerle bizi/dinimizi nasıl bir tehlikeden daha koruduğunu naçizane beyân etmek isterim. Elbette alanın uzmanı değilim. Benim tesbitim okuduklarımdan çıkarttığım nisbetledir. Efendim, şöyle bir yerden başlayayım: Bilim Tarihçileri Batı'da başlayan "aydınlanma çağı"nın Hristiyanlığı bu kadar kötü etkilemesine rağmen Müslümanları o kadar sarsmamasını şöyle bir manayla açıklıyorlar: **Muharref hristiyanlık, Aristo bilim/felsefe yaklaşımını kendi kutsal metinlerine uygun gördükleri için, nass seviyesinde sahiplendiler. Kutsal metinlerinin kâinat yaklaşımının birebir Aristo yaklaşımı olduğunu savundular. Zâten o dönemin hâkim bilimsel yaklaşımı Aristo yaklaşımı olduğu için karşılarında bir tenkid de yoktu. Fakat gün gelip "aydınlanma çağı" başlayınca, güvendikleri
İmam Gazali
Türk Kara Kuvvetleri'nin 2235. kuruluş yılı kutlu olsun. Türk Kara Ordusu'nun kuruluş tarihi uzun yıllar boyunca Yeniçeri Ocağı'nın teşkil edildiği 1363 yılı olarak kabul edilmişse de, bu yaklaşım başta H. Nihâl Atsız tarafından eleştirilmiştir. Atsız, Türk askerî teşkilâtının kökeninin Osmanlı Devleti ile sınırlandırılamayacağını, ilk teşkilâtlı Türk ordusunun MÖ 209 yılında Mete Han tarafından kurulduğunu ve sonraki bütün Türk ordularının bu askerî geleneğin devamı olduğunu savunmuştur. Aynı görüş daha sonra Yılmaz Öztuna tarafından da hem kaleme aldığı makalelerde savunulmuş, hem de tarihî delilleriyle birlikte Genelkurmay Başkanlığı'na sunulmuştur. Nihayet yapılan tarihî araştırmalar sonucunda Türk Silahlı Kuvvetleri, Kara Kuvvetleri'nin kuruluş yılını MÖ 209 olarak kabul etmiştir. Bu değişiklik, Türk askerî tarihinin başlangıcını Osmanlı dönemiyle değil, Asya Hun Devleti'ne kadar uzanan tarihî süreklilik anlayışıyla ele alan yaklaşımın resmî düzeyde benimsendiğini göstermektedir. Genelkurmay Genel Sekreterliği Basın-Yayın ve Halkla İlişkiler Şubesi'nin; Milliyet Gazetesi'nin 10 Temmuz 1974 tarihli sayısında s. 6'da yayınlanan açıklaması şu şekildedir: "Yapılan tarihî araştırmalar sonucunda, Türk Kara Kuvvetlerinin 28 Haziran 1363 olarak kabul edilen kuruluş gününün değiştirilmesi uygun görülmüştür. "Tarihte bilinen ilk Türk devletinin Büyük Hun İmparatorluğu olduğu ve bu imparatorluğun ordu teşkilatının, MÖ 209 yılında tahta çıkan Mete Han tarafından en üstün düzeye çıkarıldığı gerçeği göz önüne alınarak, MÖ 209 yılı Türk Kara Kuvvetlerinin kuruluş yılı; Türk harp tarihinin ünlü zaferlerinin kazanıldığı 26 Ağustos günü de kuruluş günü olarak kabul edilmiştir." Ancak günümüzde kutlama tarihi yine eski uygulamadaki gibi 28 Haziran'da yapılmaktadır. Bu
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
28.06.26
Tanrım, ne yapacağını bilmemek yedi büyük günah ağırlığında.
"İnsanların diriltileceği gün ve Allah’a temiz bir kalple gelenler dışında malın da çocukların da fayda vermeyeceği gün beni mahcup etme!" 26/89
Din
Güneşin en erken doğduğu, ve ilk aydınlattığı topraklarda gözlerimi açtım bu sabah… Balkona çıktım, herzamanki gibi aç karna bir sigara yakıp uzun zamandır hasretini çektiğim manzaranın seyrine durdum. Önce dört bir yanı kuşatmış gelincikler çarptı gözüme, Kızılın en saf, en dokunaklı hâliydi bu. Ufka kadar uzanan tarlalar, sanki usta bir ressamın fırçasından dökülmüş renklerle kaplanmıştı. Rüzgâr her estiğinde gelincikler dalgalanıyor, kırmızı bir denizin üzerinde görünmeyen akıntılar dolaşıyormuş hissi uyandırırdı bende. Sigaramdan bir nefes daha çekerken, diz boyu uzanmış ve gelinciklerin arasına serpilmiş Papatyalar bütün ahengi ile dikkatimi çekti. Beyaz taç yapraklarıyla güneşe dönmüş binlerce küçük yüz gibi dururlardı ovanın ortasında. Çocukluğumun yolları onların arasından geçerdi. Her adımda başka bir papatya eğilir, başka bir papatya doğrulurdu. Toprağın sessizliği içinde onların varlığı, hayatın bütün karmaşasına rağmen dünyanın hâlâ temiz ve masum bir yanı olduğunu hatırlatırdı insana. Ve en nihayetinde, bakışlarımın bulunduğum yere yakınlaştığını evin alt tarafında bulunan, etrafı sazlık ve yabani otlarla çevrilmiş “köyün en eski ve ilk çeşmesine değdiğinde anladım. Biraz ilerisinde de bahçemizdeki ağaçlara daldım. Ağaçlar meyve bağlamış… Dutlar kararmış…Dalların kuytusuna yuva yapan kuşlar ise kuluçkaya yatmıştı… Bütün güzellikleri bir arada tutan Doğa ana ise, en görkemli giyisisi ile karşılamaya yelteniyordu, uzak diyarlardan dört nala gelen kavruk yaz aylarını, Bozkırın sarısı karışıyor ağır ağır yeşiline ovanın, eteklerine dağların. Ve böylesi günlerde mevsim değişiminin ayak sesleri duyulmaya başlardı. Bahar bütün ihtişamıyla son kez görünür, ardından yerini yavaş yavaş yaza bırakırdı. Bu bir savaş değil, bilakis bir devir teslimdi. Çiçekler,
1000Kitap