Güneşin en erken doğduğu, ve ilk aydınlattığı topraklarda gözlerimi açtım bu sabah… Balkona çıktım, herzamanki gibi aç karna bir sigara yakıp uzun zamandır hasretini çektiğim manzaranın seyrine durdum. Önce dört bir yanı kuşatmış gelincikler çarptı gözüme, Kızılın en saf, en dokunaklı hâliydi bu. Ufka kadar uzanan tarlalar, sanki usta bir ressamın fırçasından dökülmüş renklerle kaplanmıştı. Rüzgâr her estiğinde gelincikler dalgalanıyor, kırmızı bir denizin üzerinde görünmeyen akıntılar dolaşıyormuş hissi uyandırırdı bende. Sigaramdan bir nefes daha çekerken, diz boyu uzanmış ve gelinciklerin arasına serpilmiş Papatyalar bütün ahengi ile dikkatimi çekti. Beyaz taç yapraklarıyla güneşe dönmüş binlerce küçük yüz gibi dururlardı ovanın ortasında. Çocukluğumun yolları onların arasından geçerdi. Her adımda başka bir papatya eğilir, başka bir papatya doğrulurdu. Toprağın sessizliği içinde onların varlığı, hayatın bütün karmaşasına rağmen dünyanın hâlâ temiz ve masum bir yanı olduğunu hatırlatırdı insana. Ve en nihayetinde, bakışlarımın bulunduğum yere yakınlaştığını evin alt tarafında bulunan, etrafı sazlık ve yabani otlarla çevrilmiş “köyün en eski ve ilk çeşmesine değdiğinde anladım.
Biraz ilerisinde de bahçemizdeki ağaçlara daldım. Ağaçlar meyve bağlamış… Dutlar kararmış…Dalların kuytusuna yuva yapan kuşlar ise kuluçkaya yatmıştı… Bütün güzellikleri bir arada tutan Doğa ana ise, en görkemli giyisisi ile karşılamaya yelteniyordu, uzak diyarlardan dört nala gelen kavruk yaz aylarını, Bozkırın sarısı karışıyor ağır ağır yeşiline ovanın, eteklerine dağların. Ve böylesi günlerde mevsim değişiminin ayak sesleri duyulmaya başlardı. Bahar bütün ihtişamıyla son kez görünür, ardından yerini yavaş yavaş yaza bırakırdı. Bu bir savaş değil, bilakis bir devir teslimdi. Çiçekler,