Paulo Coelho, çoğu insanın hayatına olduğu gibi benim hayatıma da Simyacı romanıyla giren; okçuluğa duyduğumuz ortak ilgi sayesinde kendimle arasında ayrı bir bağ kurabildiğim Brezilyalı ünlü yazar. Müthiş bir birikime ve etkileyici bir dünya görüşüne sahip.
Birkaç yıl öncesine kadar, yazarın kendi dünya görüşünü okura dikte ettiğini düşündüğüm için kişisel gelişim türündeki kitapları okumayı reddediyordum. Ancak zamanla, romanlarıyla bizi etkileyen yazarların entelektüel birikimlerini en yalın hâliyle değerlendirebilmenin en iyi yollarından birinin, yine onların kaleme aldığı deneme ve düşünce türü kitaplar olduğunu fark ettim. O günden beri bu tür kitaplar çantamdan eksik olmuyor.
Coelho yalnızca çok okuyan ve yazan biri değil; dünyanın farklı yerlerine yaptığı seyahatlerde tanıştığı insanları ve yaşadığı olayları da eserlerinin hammaddesi olarak kullanıyor. Bu durum sadece bu kitapta değil, romanlarında da açıkça hissediliyor. Nitekim, yabancı bir ülkede müze ya da kilise gezerek vakit geçirmek yerine semt pazarlarını ziyaret etmeyi tavsiye ediyor okurlarına. Ben de bu öneriyi bir kenara not ettim.
Kitapta, “Ağızdan giren şey insanı kirletmez. İnsanı kirleten, ağızdan çıkandır.” gibi çarpıcı alıntılar ve hikâyelerle görüşlerini zenginleştiriyor. Tüm inançlara ve insanlığa duyduğu saygı ile hoşgörü, satır aralarında dahi hissediliyor.
Kitap ilk kez 2009 yılında yayımlanmış olsa da içindeki yazıların büyük bölümünün 2001–2004 yılları arasında kaleme alındığı ve yazarın internet sitesinde yayımlandığı anlaşılıyor. Bunun en belirgin örneklerinden biri, kitabın sonlarında yer alan ve George W. Bush’a kinayeli bir üslupla teşekkür ettiği uzun yazı. Şöyle diyor:
“Bizi duymazdan geldiğiniz, kararınıza karşı bir duruş sergileyen herkesi marjinal ilan ettiğiniz için
Akan Nehir GibiPaulo Coelho · Can Yayınları · 20251,682 okunma
Herkese merhaba!!!
Geçtiğimiz yıl okuyup kitaptaki bazı bölümler yüzünden Yahudi zihniyeti ile yazılmış diye kenara attığım kitaba bir şans daha verdim; iyi ki verdim. (1 haftada okudum bu arada 275 gün değil)
19. yüzyıl Viyana’sında henüz 2 kitabı yayınlanmış son derece hasta ve fakir olan friedich Nietzsche nin yolu dönemin önde gelen sanatçı ve düşünürlerinin tedavi olduğu zengin ve entelektüel bir doktor olan Josef Breuer ile kesişir. Hikaye Nietzsche’nin arkadaşı (pisagordaki hipotenüs) Lou Salome’nin Breuer’a Nietzsche’nin hastalığını yalnızca onun iyileştirebileceği fikri ile buluşup konuşmaları ile başlar. Her hastanın hikayesinin biricik olduğu fikrinde olan Breuer Nietzsche’yi kabul eder fakat Nietzsche tedaviyi kabul etmek istemediği gibi hasta olduğunu da kabullenmez. Zorlu süreçler, konuşma terapileri, psikolojik destekler ile hasta doktoruna doktor olur bu süreçten ikisi de teselli bulur bu konuşma terapileri ya da Breuer’un deyimiyle baca temizliği Breuer’un ahlaksızlığı ve şeytani yönüyle yüzleşmesini sağlamış ve her iki tarafa da destek olmuştur. Gelişmeleri henüz 26 yaşındaki genç arkadaşı Sigmund Freud ile paylaşır birçok bölümde de bu konuşmalara yer verilir. 5 çocuk babası, zengin ve saygın bir aileden gelen Mathilde’nin kocası olan Josef Breuer; konuşma terapileri ve hipnoz yöntemi ile saplantılı olduğu Bertha ile yollarını ayırır. Nietzsche’nin de uğradığı üç ihanetten psikolojik desteği alması sağlanır.
Bizlerin payına da hayata dair derin sorgulamalar ve kendimizle yüzleşme fırsatı düşer.
Okuyacak olanlara keyifli ve sabırlı okumalar dilerim.
FAHİM BEY VE BİZ
ABDÜLHAK ŞİNASİ HİSAR
Abdülhak Şinasi Hisar'ın ilk romanı "Fahim Bey ve Biz", 26 Mayıs - 11 Temmuz 1941 tarihleri arasında Ulus Gazetesi'nde yayımlanmıştır.
Muazzam bir eser... Edebi yönü yüksek bir Türk klasiği. Okumadıysanız naçizane tavsiye ederim.
Fahim Bey, bende muhabbet hisleri uyandırdı. Ömrüm boyunca unutamayacağım roman karakterleri arasına girdi.
Eser, yazarımızın babasının arkadaşı olan Fahim Bey'in ölüm haberi ile başlıyor.
Daha sonra yazarın ve Fahim Bey'i tanıyan pek çok insanın onun hakkındaki hislerini ve fikirlerini okuyoruz.
Görgülü, bilgili, mütevazı, iyi kalpli Fahim Bey, mali sıkıntılar içinde eşiyle küçük evinde saadet, hülya ve para hayalleri kurar.
Abdülhak Şinasi Hisar, hayalleriyle yaşayan, nezaketini hiçbir şartta kaybetmeyen bir insanın dünyasını anlatır.
Romanın belirgin bir olay örgüsü yoktur. Fahim Bey'i tek bir kişinin gözünden değil, onu tanıyan insanların hatıraları ve anlatıları aracılığıyla tanırız. Böylece okur, "Gerçek Fahim Bey kim?" sorusunun kesin bir yanıta ulaşamaz. Her insanın hafızasında başka bir Fahim Bey vardır. Bu da romana çok farklı bir derinlik kazandırmış.
Ayrıca romanı okurken Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçiş sürecinde kaybolan bir İstanbul hayatını ve insan tipini de tanımış oluruz.
Fahim Bey, hayallerinin peşinden gitmiş; olması pek de mümkün olmayan isteklerinin sonunda hayata veda etmiştir.
(Yazarı çok severim çok sayıda eserini okudum onları da paylaşabilmek temennisiyle)
ESERDEN ALINTILAR:
✓ İnsanlar, birbirlerinden uzun mesafelerle ayrılmış yıldızlar gibi, kendi hususi boşlukları içinde dönen, hepsi yalnız, hepsi mahrem ve başkalarına kapalı birer dünyadır.
✓ "Öyle bir adamdır ki ömürdür, Fahim Bey!" diyordu. Emsali dünyada bulunmaz!
✓ Yoksa kütüphanelerine yalnız sahifelerini kestikleri
Fahim Bey ve BizAbdülhak Şinasi Hisar · Everest Yayınları · 20222,440 okunma
Gun gun okuyorum biraz falim sakiz muamelesi yapiyorum. 26 haziran tersini yapmak karsima cikip duruyor surekli mindset ediniyim mi elemani atlatamiyosak yasayalim bari dedik
Doktor olan babasını çocukluk anılarında dikkatle gözlemleyen anlatıcı, onun yalnızca mesleğini değil; merhametini, şefkatini ve sessiz fedakarlığını da satırlarına işler.
Çocukluk yıllarının taze, buruk ve derin duygularını, babasına duyduğu koşulsuz sevginin ışığında, bir çocuğun duygularıyla.
Kitap boyunca anlatılan her hatıra, babanın yüreğinden süzülen bir ışık gibi anlatıcının yaşamını aydınlatır.
Geçmişin tozlu raflarında saklı kalan anılar, okura tebessüm hem de derin bir hüzün bırakır. Babasıyla paylaşılan her an, ömür boyu taşınacak kıymetli bir mirasa dönüşür. Büyümenin aslında bir babanın gölgesinde kök salmak olduğu hissettirilir.
Eser, yalnızca bir baba ile çocuğu arasındaki bağı anlatmakla kalmaz; sevginin en saf, en karşılıksız ve en sessiz halini de dile getirir.
Çünkü baba, kimi zaman fırtınalardan koruyan güvenli bir liman, kimi zaman sıcak bir ekmeğin huzur veren kokusu, kimi zaman da yıllar geçse bile silinmeyen hatıraların en derin izidir.
Bu kitap, geçmişin insanı tüketmediğini; aksine, insanı ayakta tutanın kalpte yaşatılan sevgi ve hatıralar olduğunu gösterir. “Asla kimseyi öldürmedi benim babam.” Bütün babaların sessiz sevgisin dilidir.
26.06
Bir okur hanım
Birkaç alıntı
Alçakgönüllüydü benim babam.
Babam kırk üç yaşında öldü. Ben on beş yaşındaydım. Bugun ondan daha yaşlıyım.
Güçlüydü benim babam. Herkes onun yüzyıl yaşamak için yaratıldığını söylerdi.
Asla kimseyi öldürmedi benim babam. Bir çok insanı ölmekten kurtardı.
34- Renata Salecl – Kabalık Çağı
Nezaketin Maskesi Neden Düştü?
Renata Salecl’in Kabalık Çağı kitabı, ilk bakışta gündelik hayatta giderek daha fazla karşılaştığımız saygısızlık, öfke ve tahammülsüzlük üzerine yazılmış gibi görünür. Ancak kitap ilerledikçe mesele yalnızca insanların daha kaba davranması değildir. Salecl, kabalığı bireysel bir karakter kusuru olarak değil; neoliberal kapitalizmin, rekabet kültürünün ve performans baskısının ürettiği toplumsal bir belirti olarak ele alır.
Kitabın temel sorusu oldukça basittir: Neden birbirimize karşı daha tahammülsüz hale geldik?
Bu soruya verilen yanıt ise yalnızca görgü kurallarıyla açıklanamayacak kadar kapsamlıdır. Salecl’e göre kabalık, insanların iç dünyalarındaki kaygılarla, toplumsal düzenin beklentileriyle ve ekonomik sistemin yarattığı rekabet ortamıyla yakından ilişkilidir.
Mutlu Olmak Zorunda Mıyız?
Kitabın dikkat çekici bölümlerinden biri, günümüzde mutluluğun nasıl bir zorunluluğa dönüştüğünü tartıştığı kısımdır. Salecl, modern insanın yalnızca başarılı değil, aynı zamanda sürekli mutlu görünmek zorunda bırakıldığını savunur.
Kişisel gelişim kültürü, motivasyon konuşmaları ve sosyal medya paylaşımları bireye sürekli aynı mesajı verir:
“Yeterince istersen başarabilirsin.”
Bu söylem ilk bakışta olumlu görünse de Salecl bunun karanlık bir tarafı olduğunu gösterir. Eğer başarı tamamen bireyin çabasına bağlanıyorsa, başarısızlık da kaçınılmaz olarak bireyin suçu haline gelir. Böylece yapısal sorunlar görünmez olurken insanlar kendi yetersizlikleriyle mücadele etmeye başlar.
Bu noktada kitap, çağdaş mutluluk söylemlerine önemli bir eleştiri getiriyor.
Narsisizm ve Kendini Pazarlama Baskısı
Salecl’e göre günümüz insanı yalnızca yaşamakla yetinmiyor; kendisini sürekli pazarlamak zorunda hissediyor. Sosyal medya