Paulo Coelho, çoğu insanın hayatına olduğu gibi benim hayatıma da Simyacı romanıyla giren; okçuluğa duyduğumuz ortak ilgi sayesinde kendimle arasında ayrı bir bağ kurabildiğim Brezilyalı ünlü yazar. Müthiş bir birikime ve etkileyici bir dünya görüşüne sahip.
Birkaç yıl öncesine kadar, yazarın kendi dünya görüşünü okura dikte ettiğini düşündüğüm için kişisel gelişim türündeki kitapları okumayı reddediyordum. Ancak zamanla, romanlarıyla bizi etkileyen yazarların entelektüel birikimlerini en yalın hâliyle değerlendirebilmenin en iyi yollarından birinin, yine onların kaleme aldığı deneme ve düşünce türü kitaplar olduğunu fark ettim. O günden beri bu tür kitaplar çantamdan eksik olmuyor.
Coelho yalnızca çok okuyan ve yazan biri değil; dünyanın farklı yerlerine yaptığı seyahatlerde tanıştığı insanları ve yaşadığı olayları da eserlerinin hammaddesi olarak kullanıyor. Bu durum sadece bu kitapta değil, romanlarında da açıkça hissediliyor. Nitekim, yabancı bir ülkede müze ya da kilise gezerek vakit geçirmek yerine semt pazarlarını ziyaret etmeyi tavsiye ediyor okurlarına. Ben de bu öneriyi bir kenara not ettim.
Kitapta, “Ağızdan giren şey insanı kirletmez. İnsanı kirleten, ağızdan çıkandır.” gibi çarpıcı alıntılar ve hikâyelerle görüşlerini zenginleştiriyor. Tüm inançlara ve insanlığa duyduğu saygı ile hoşgörü, satır aralarında dahi hissediliyor.
Kitap ilk kez 2009 yılında yayımlanmış olsa da içindeki yazıların büyük bölümünün 2001–2004 yılları arasında kaleme alındığı ve yazarın internet sitesinde yayımlandığı anlaşılıyor. Bunun en belirgin örneklerinden biri, kitabın sonlarında yer alan ve George W. Bush’a kinayeli bir üslupla teşekkür ettiği uzun yazı. Şöyle diyor:
“Bizi duymazdan geldiğiniz, kararınıza karşı bir duruş sergileyen herkesi marjinal ilan ettiğiniz için
Akan Nehir GibiPaulo Coelho · Can Yayınları · 20251,682 okunma
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Tamamen subjektif bir perspektiften yorumlamak isterim bu kitabı. Nedenini metnin ilerleyen kısımlarında özellikle açıklayacağım. Öncelikle kitabın ismine odaklanalım; Outliers. Yani diyor ki başarılı insanlar çizginin dışındadır. Öyle midir?
Hangi çizgiden bahsediyoruz? Doğduğumuz ülke, büyüdüğümüz kültür ve aile yapısı, doğum yılımız, hatta doğum ayımız.. Çizgiyi hangi parametre belirliyor? Ve biz bunca parametrenin sebep olduğu hangi sayısız kombinasyonun bir alamet-i fârikası sonucu başarılı oluruz? Öte yandan başarı nedir? Kitap bu soruya cevap vermekten uzak, ancak alt metinden de anlıyoruz ki spesifik bir alanda çığır açan bir fikrin altında imzası bulunan herkes başarılıdır. İster yazılım dünyasında olun, ister hukukta ya da bir spor dalında hiç farketmez. Yeterince akıllı ve zeki olmanız, zengin olmanız, en ideal koşulları size sunan bir ülkede doğmuş olmanız güzel fırsatlar olmasına rağmen tek başına başarılı olmanız için yeterli değildir. Doğru zamanda doğmuş olmanız da gerekir. Yetmezmiş gibi cevherinizi parlatacak konularda size fırsatlar sunabilecek insanların da etrafınızda bulunması gerekir. Çünkü başarı denilen şey, kümülatif bir avantajdır.
Öte yandan, yaptığımız işin “anlamlı” olduğuna dair içsel bir motivasyona da ihtiyaç duyuyoruz. Kitaba göre bir işi anlamlı kılan üç unsur var: karmaşıklık, otonomi ve çaba ile ödül arasındaki ilişki. Bu noktada, başarının en kritik adımı olarak görülen “çok çalışmak” kavramı anlamını yitirmiyor mu? Yazarın şu ifadesi bu soruyu daha da keskinleştiriyor: “Çok çalışmak, eğer hiçbir anlam taşımıyorsa, bir tür hapis cezasıdır.” (s.124) Ne kadar da haklı, öyle değil mi?
Yazar, daha iyi bir dünya için başarıyı belirleyen bu şanslı farklılıkları ve keyfi avantajları yeniden tanımlamamız, fırsat eşitliğine odaklanmamız
İşte o zaman karşılaştığım her insanı farklı görmeye başladım. İnsan vardı ve bir de yanında küçük bir kuyu. Yatağının yanında duruyordu ve her akşam geçmiş günü yutuyordu. Benim ve kardeşleriminkiler gibi neredeyse boş kuyular da vardı, nenemin dedeminkiler gibi neredeyse dolmuş olanlar da. Dolmaya yüz tutmuş kuyular beni ağlatıyordu.