Algernon’a Çiçekler kitabını bitirdim. Bir hayli ağladım. Duygusal bir cümle, bir sahne, hatta sadece düşüncesi bile gözlerimi hemen doldurmaya yetiyor. İçimde öyle bir kırgınlık var ki, bazen sanki buna bir sebep arıyormuşum gibi hissediyorum.
Neyse… Kitap o kadar etkileyiciydi ki; farkındalık, zekâ ve kalp arasındaki bağlantı, anlaşılma isteği, anlama arzusu, öğrenme tutkusu… Birçok temel taşı içinde barındırıyordu.
Charlie’nin başlangıçta hayattaki tek amacı akıllı olmaktı. Annesi, babası ve kardeşiyle olan bağları, sırf akıllı olamadığı için kopmuştu. Ona yeten şeyler olsa da içten içe, çılgınlar gibi akıllı olmak; diğer insanlar gibi sohbetlere dahil olmak, onları anlamak ve anlaşılmak istiyordu.
Charlie kadar düşük IQ’lu olmasak da hepimiz zaman zaman bir üst seviyeye çıkmak, bir üst basamaktaki sohbetlere dahil olmak ve oradaki dostlukları tatmak istiyoruz. Charlie’nin pencereden izlediği gibi, biz de bizden “yukarıda” olanları izliyoruz. Dahil olmak istiyoruz.
Öte yandan, hepimiz zaman zaman bulunduğumuz konumla eşdeğer bir işte çalışmayanları ya da sahip olunan diplomaları kıyaslayarak insanları kendimizden aşağı görme kibrine kapılabiliyoruz. Süper zekâlı olmadan bile kibirle dolabiliyoruz.
Kitap, zihinsel engelli bir bireyden yola çıksa da gerçek hayattaki durum, okuduğumdan çok daha acımasız gibi geliyor bana.
Tüm bunların dışında… Kitaba başladığımda sanki ben okumuyordum da Charlie yanımda konuşuyormuş gibiydi. Onun o masumiyet dolu, samimi ses tonunu kulaklarımda duyduğuma neredeyse eminim. İlerleme raporlarının başında, gözümün önünde 32 yaşında bir adamdan çok, çocuk gibi bir Charlie canlandırmak çok kolaydı.
Ameliyat sonrası birden karizmatik bir adama dönüşmesi, öğrendikleri ve bana aktarmaya çalıştığı şeyler öyle bir noktaya geldi ki artık