Bazı romanlar zamansızdır, hiç bitmez onların mirası. Üzerinden seneler bile geçmiş olsa aynı tat ile okunur o kusursuz satırları. İki Şehrin Hikâyesi de bu zamansız mirasların en başında gelen klasiklerinden biri - hiç şüphesiz.
Bugüne kadar okuduğum en güzel giriş cümlelerinden biri ile başlıyor roman: "Gelmiş geçmiş en iyi günlerdi, gelmiş geçmiş en kötü günlerdi; hem bilgelik çağıydı hem ahmaklık; hem inancın devriydi hem şüpheciliğin; hem Aydınlık hem Karanlık bir mevsimdi; umudum baharı, umutsuzluğun kışıydı; hem her şeyimiz vardı hem hiçbir şeyimiz yoktu; hepimiz ya doğruca Cennete gidecektik ya da tam aksi istikamete."
'İki Şehrin Hikâyesi', Fransız Devrimi'nin şiddet ve coşku dolu atmosferini Paris ve Londra ekseninde ele alıyor.
Bu dönem öyle bir hâldedir ki, "gecenin karanlığında yolunuzu kesen adam, gündüz şehrin tüccarlarından biri olarak karşınıza çıkabiliyordu" diyor Dickens.
Hapishanelerde mahkûmlar gardiyanlar ile çatışır, hırsızlar saray odalarında soylu lordların boyunlarında bulunan elmas haçları kesip alır, çeşitli çeteler silahşorlere, silahşorler de çetelere karşılık verir, haydutlar rütbesi yüksek olan insanları tehdit ederek onların mal varlıklarını ele geçirmek gibi işler yaparlardı.
"Ellerindeki silahlar türlü türlüydü belki ama hepsinde ortak olan silah, açlık ve intikam duygusuydu."
(s. 279)
Adalet sorunları, yargılama sistemi, halkın yoksulluğu, açlık, sokakların ve şehrin insan davranışları sonucunda oluşan pisliği gibi çeşitli temalar üzerinde duruluyor kitap boyunca.
Neredeyse ilk 100 sayfa konunun yerine oturmasıyla geçiyor. En başta çok belirsiz başlıyor eser. Direkt olarak bir maceranın içine dalıyorsunuz. Fakat bölümler ilerledikçe konu iyice anlamlanmaya ve asıl olay örgüsüne ulaşmaya