Nokta... Be harfinin altında bir sonsuzluğun devinimi içinde. Bismihû... Bismillah... Tüm kitaplar O'nun ismine çıkıyor. Hiçbir düşünce ve his O'dan saklı kalamıyor ve hiçbir sessizlik O'nun ilmi dışında değil...
O kütüphanede kaç cilt kitap var bilmiyorum. O gün gittiğimde altı cilt kitap almıştım farklı raflardan. Hiçbir şey tesadüf değil! Muhammed Sâdık Hazretlerinin Risale-i Mahbûb nâm eserini almıştım. Okudum ve kapattım kapağını. Sonra Safer Efendi'nin sohbetlerini içeren diğer kitaba geçtim. Bu kitabın satırları arasında bir kez daha karşılaştım Risale-i Mahbûb ismiyle. Bu tesadüf ile tesmiye olunamaz. Safer Dal Efendi'den Muzaffer Ozak Efendi'ye vâsıl oldum bu defa...
Muzaffer Ozak Efendi'nin zikir kayıtlarını dinlemeye başladım sonra. Ramazana vâsıl olmadan 1989 yılındaki bir zikrine kulak verdim. Muzaffer Efendi halka-i zikri talimatlandırıyordu: "Hayy'ul Kayyum Allah"... Hep bir ağızdan yek-dîl olup dervişân cûşa geliyordu: "Hayy'ul Kayyum Allah"... Az sonra polifonik bir hal alıyordu zikir... Bir gürûh ilahiye soluk oluyordu. Dinlerken kendimi "Hayy'ul Kayyum Allah"a dîl-beste buluyordum... Bu zikir giderek bir fon halini alıyor, ilahi yükseliyordu. Giderek kayboluyordum sanki... Kendimi kaybederken dairesel bir hareketin bir noktanın sonsuzluğuna yönelen derinleşmeyi hissediyordum...
Su... Hidrojen ve oksijen... Zikir ve ilahi suyu hatırlatıyordu bana. Yanan ve yakılan... Bir araya gelince vuku bulan sükûn hâli... Ne olduğumdan, ne olabileceğimden, ne yaptığımdan,ne yapabileceğimden habersiz yere düşmeyi bekleyen bir yağmur tanesi gibi acemi, kıyıya vurmaya hazırlanan bir damla gibi şuursuzdum. Sadece "Hayy'ul Kayyum Allah"... Hidrojeni ve oksijeni bir araya geiten Kayyum... İkisini bir araya getirip, her canlıya hayat bahş eden Hayy...
Noktanın