Spoiler içerir
Öncelikle hakkını teslim edelim. Oruç Auroba, mükemmel bir kalem. Kelimelerle adeta dans edercesine yazabilen harika bir yazardır. Söylemek istediğini, kelimeler içinde sanki bir gizli geçit varmış gibi gizlenen kelimeler o cümleyi anlayabilecek biri geldiğinde ortaya çıkabilen bir sistem içinde yazan biridir.
Kitaba gelecek olursak, babasını erken kaybeden biri olarak diyebilirim ki! Babamın ölümünden sonra bana Zilif gibi, içinde mektuplardan oluşan bir kitap verilseydi, benim için anlamı o kadar büyük olurdu ki, anlatamam. Onun yani babamın kokusunu, sözlerinde anlatmak istediklerinde yazdıklarında koklayabilirdim ve onu hissedebilirdim, keşke olsaydı. Belki bana söylemek istediklerini söyleyemeden terki diyar etmiş olabilir. Bir kere daha onu benimleymiş, beni köşeden gururla izliyormuş gibi mektuplarını okumak isterdim. Anlamı büyük olurdu elbet , belki yıllar sonra özlemimi bir nebze giderirdi.
Zilif kitabı, Kızı Filiz'e yazdığı mektuplardan oluşuyor. Oruç Auroba'nın intiharı düşündüğü gece, kızı filiz'in adını tersten yazarak başladığı mektupların bir kitapta toplanmış halini düşünün.
Kızına olması gerektiğini anlatırken aslında bu hayatta yaşamanın o anlattığı, bulamadığı dünya yani dediği gibi ''Dünya ben olmamı istemedi, beni ben olarak tanımadı''
Kızına mektuplarda ona kendini '' ben'' olarak tanıması için mektupları yazmış olabileceğine inanıyorum. Yazdıkları içinde dikkatimi çeken, beni duygulandıran Oruç Auroba kızına en büyük mirası bırakıyor ve bunu şöyle ifade ediyor.
'' İnsan olan insan, pek az '' tarifinde bulunuyor işte bıraktığı miras çok anlamlı ve önemli.
Yazılarında, insanların onu tanımak istememesi, tanımak isteyenlerin en çok tanınmayanların olması, onu yanlış tanımaları onu farklı bir '' ben'' çevirmek istemeleri gibi