Türkiye'deki asıl kriz; siyasi partilerin (iktidar veya muhalefet fark etmeksizin) tarihsel başarısızlıklar, stratejik hatalar veya kırılma anlarındaki pasiflikler karşısında özeleştiri ve hesap verebilirlik mekanizmalarının olmamasıdır. Muhalefet partilerinde hesap verebilirlik mekanizması yoksa, her stratejik hata kişiselleşir. Kişiselleşen hata ya savunulur ya da inkâr edilir, kurumsal öğrenme olmaz. Seçmen "parti" değil "lider" görür, lidere güven sarsılınca partiye güven sarsılır. Bu döngü, muhalefeti sürekli sıfırdan başlatan bir yapı üretiyor. Erdoğan yönetimi bu yapıyı bilinçli olarak besliyor. Muhalefet liderlerini kişisel olarak hedef alma, davalar, medya baskısı bunun aracı. Amaç partiyi değil kişiyi çökertmek, çünkü kişi çökünce parti de çöküyor. Kurumsal muhalefet bunu absorbe edebilirdi, lider odaklı muhalefet edemiyor. Bir lider değiştiğinde, eski dönemin tüm günahları o lidere yüklenir ("Kılıçdaroğlu dönemi hatasıydı" denmesi gibi) ve parti sanki yeni kurulmuş gibi tertemiz bir sayfa açtığını iddia eder. Bu durum kurumsal öğrenmeyi engellediği gibi, her yeni lideri de kaçınılmaz olarak bir sonraki başarısızlığın tek sorumlusu (potansiyel günah keçisi) haline getirir. Siyaset, kurallar ve ilkeler bütünü olmaktan çıkıp bir "lider totemine" dönüşür. Erdoğan yönetiminin bu yapıyı manipüle etme becerisi, otoriter rejimlerin el kitabından alınmadır. İktidar, muhalefet partisini yapısal bir kurum olarak karşısına almak yerine, onu liderinin defolarına indirger. Kurumsal bir yapı, liderine yapılan saldırıyı ilkeler üzerinden absorbe edebilir (Örn: "Bu saldırı şahsımıza değil, asgari ücret politikamıza yapılmıştır"). Ancak lider odaklı yapıda liderin aldığı her yara, partinin taşıyıcı kolonlarına vurulmuş bir darbe hissi yaratır. İktidar da tam olarak bu yapısal