Fakir Baykurt’un kült eseri Onuncu Köy, toplumcu gerçekçi edebiyatımızın en sivri dilli ve cesur romanlarından biridir. Baykurt’un Köy Enstitüsü ruhuyla kaleme aldığı bu roman, sadece bir "köy romanı" değil; bürokrasiye, sömürü düzenine ve halkın cehaletle imtihanına karşı yazılmış bir başkaldırı manifestosudur. Roman, "Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar" atasözünü bir adım öteye taşıyarak, o kovulanların sığınabileceği, dürüstlüğün kalesi olacak bir "onuncu köy" arayışını anlatır.
Sadece bir köylü-aydın çatışması değil; bürokrasinin soğukluğu, cehaletin kurnazlığı ve adaletin "onuncu" köy arayışıdır. Aldığım notlar eşliğinde, kitabın o sarsıcı katmanlarına inelim:
İsimsiz Kahraman: Öğretmen mi, Demirci mi?
Romanın en dikkat çekici yanı, başkahramanın isminin hiç geçmemesidir. O, Damalı’da Öğretmen, Ortaköy’de Demirci Ustası'dır. Baykurt bize şunu söyler: İsimler değişir, mekanlar değişir ama cehalete karşı verilen savaşın yüzü hep aynıdır. O, ismiyle değil, topluma kattığı "zanaatla" ve "bilgiyle" var olur. Bir nevi, zincire vurulmuş bir Prometheus'tur o; insanlığa ateşi (bilgiyi) getirdiği için tanrılar (iktidar sahipleri) tarafından cezalandırılan... Ancak trajik olan şudur ki; notlarımda da belirttiğim gibi, Prometheus hikayesinin sonunu muhtarın getirmesi, halkın bu trajediyi ne kadar kanıksadığını gösterir.
Manipülasyonun Zirvesi: Durana Figürü
Kitabın en sinsi karakterlerinden biri olan Durana, statükonun nasıl korunduğunun canlı örneğidir. Öğretmene attığı iftira (kızları izliyor yalanı), tipik bir "önce ahlaktan vur, sonra ideolojiye bağla" taktiğidir. Ahlak bekçiliğinden hızlıca "komonistlik" suçlamasına geçiş yapması, Anadolu’da aydınlanmacı düşüncenin nasıl sistematik şekilde karalandığını net bir şekilde açıklar. Durana sadece bir köylü değil, büyük bir