... birkaç ay içinde işleri büyük gelişme göstermişti. Tıpkı şu dağlardaki baharın kısa olacağını bildiği için, büyümekte acele eden buğday başağı gibi.
Altındaki sandığı yıllar önce Maraştan almıştı. Çıngıraklı bir sandıktı. İçi hep defne, yaban elması, mantıvar, dağ nanesi kokardı. Kokulu ne bulursa Melek Hanım doldururdu sandığın içine. Sandık nakışlıydı. Kapağın üstüne kocaman, iri Osmanlı gülleri işlenmişti, dallı, yapraklı, tomurcuklu. Önüne, kilidin altına da bir top yaban gülüyle salep çiçeği işlenmişti. Çiçeklerin üstünden üç yavrulu bir ceren bacaklarını öne arkaya uzatmış, iyice germiş uçarcana koşuyordu. Sandığın sağı solu da uçan kartallarla bezeliydi.
Ceviz ağacı çok değerlidir ama altında uyumayacaksın, gölgesi ağırdır. Bir de ceviz ağacının bir huyu vardır, budaklarından birisi oluşurken yakınında kim varsa, ne varsa hemencecik budağın içine resmini nakşediverir. Zamanla budakla birlikte resim de büyür.
Bizim indimizde her şey'in ismi, zahirine nazarandır. İnd-i İlâhîde ise, onun sırrına ve hakikatine göredir.
Mûsanın indinde değneğinin adı asâ idi. İndi İlâhîde ise onun nâmı ejderha bulunuyordu.
Ömer'in önceki nâmı putperest idi. Lâkin (Elest) alemindeki ismi mü'mindi.
Elest: Allah'ın ruhları yarattıktan sonra onlara sorduğu" Elestü birabbiküm" (Rabbiniz değil miyim?) sorusu.