BATAKLIKTAKİ RÜYA
I. Bölüm: Kahvede Atılan Oltalar
Kasaba kahvesinin en kuytu, en loş köşesinde Hüdayi, sanki üzerinde bir pırlanta taşıyormuş gibi büyük bir ciddiyetle küllüğü kendine doğru çekti. Üzerindeki emanet ceketi, dökülen omuzlarıyla ona bir boy büyük gelse de, bakışlarındaki "dünyayı ben yarattım" havası bu eksiği kapatıyordu. Yanındaki Safderun Niyazi’ye iyice sokuldu, burnu neredeyse Niyazi’nin kulağına değecekti.
"Bak Niyazi," dedi sesi titreyerek, "Seni severim bilirsin. Ama bu devirde fırsat kapını çalmaz, sen kapıyı kırıp içeri gireceksin. 5 bin liranı alırım, ama seni bu pislikten, bu yoksulluktan çekip çıkarırım. Kasabanın arkasındaki o bataklık var ya... Millet oraya 'leş' diye bakıyor, ben oraya bakınca 'Fransız kozmetiği' görüyorum! O çamur bildiğin çamur değil; mineral, şifa, gençlik iksiri! Hele o ortadaki korkuluk... O bir odun değil, antik bir heykelin başı!"
Niyazi, karısının kışlık yakacak için yastık altına sakladığı parayı düşünerek yutkundu. Ama Hüdayi’nin o kendinden emin sesi, Niyazi’nin aklını başından almıştı. Gece yarısı buluşmak üzere el sıkıştılar.
II. Bölüm: Bekçi ve Traktör Lastiği
Gece yarısı, akşam ezanı çoktan okunmuş, kasaba derin bir sessizliğe gömülmüştü. Hüdayi ve Niyazi bataklığın kıyısına vardıklarında, bataklık karanlıkta dev bir mürekkep lekesi gibi duruyordu. Niyazi burnunu tutarak, "Hüdayi abi, bu ne koku? Bunu bizim atlar bile üzerine sürdürtmez," diye sızlanırken, karşıdan bir fener ışığı patladı.
Mahalle bekçisi feneri tam yüzlerine tuttu. Korkudan ödü patlayan Niyazi, dengesini kaybedip "cuk" diye o kara balçığın içine yüzüstü düştü. Bekçi öfkeyle, "Ne halt karıştırıyorsunuz burada?" diye gürlediğinde, Hüdayi istifini bozmadı. Hemen bekçinin yanına sokulup fısıldadı: "Aman bekçi abi, bu adam şifalı çamur diye