Bazen insan çocukluğunu geride bıraktığını sanıyor. Oysa yıllar geçse de, o yaşlarda yaşananların izleri sessizce bugünkü hayatımıza eşlik etmeye devam ediyor. 17 Haziran, bunu insanın yüzüne oldukça çarpıcı ama bir o kadar da sade bir dille vuruyor.
Roman, 45 yaşındaki Vidar’ın yıllar sonra eline geçen eski bir telefon numarasını aramasıyla başlıyor. O telefonla birlikte sadece geçmişine değil, çocukluğunun en kırılgan günlerine de uzanan bir yolculuğa çıkıyoruz. Zaman zaman “Ya geçmişimizle gerçekten konuşabilseydik?” sorusunu düşündüren, merak duygusunu son sayfasına kadar canlı tutan bir kurguya sahip.
En çok etkilendiğim yanı ise çocukluk travmalarını büyük olaylar üzerinden değil, çoğu zaman fark edilmeyen küçük kırgınlıklar üzerinden anlatmasıydı. Unutulduğunu sandığımız anıların, yıllar sonra karakterimizi, ilişkilerimizi ve hayata bakışımızı nasıl şekillendirdiğini çok güçlü hissettiriyor.
Spoiler vermeden söyleyebileceğim tek şey; bu kitap sadece bir zaman yolculuğu hikâyesi değil. Aynı zamanda insanın kendi geçmişiyle, çocukluğuyla ve taşıdığı görünmez yüklerle yüzleşmesini anlatan çok etkileyici bir roman. Ben okurken hem düşündüm hem de uzun süre etkisinden çıkamadım.