“Dokunmadan” bende uzun süre kalacak kitaplardan biri oldu sanırım. Konusu çok büyük olaylar üzerinden ilerlemiyor belki ama insanın içine sessizce yerleşen bir tarafı var. Adalet’in çocukluğundan taşıdığı o suçluluk hissiyle çıktığı yolculuk aslında geçmişe değil, kendi içineydi biraz da. Sayfalar ilerledikçe bir karakter okumaktan çok, insanın kendi kırgınlıklarını düşünmeye başladığı bir kitap hâline geliyor.
Yazarın dili çok samimi geldi bana. Abartılı dramatik cümleler kurmadan insanın içini yorabiliyor. Özellikle yalnızlık, temas edememek, sevmekten korkmak gibi duyguları öyle doğal vermiş ki bazı satırlarda durup düşündüm resmen. Kitap boyunca herkes birbirine yakın gibi ama aslında aralarında görünmez duvarlar var hissi geçti bana.
En sevdiğim taraflarından biri de buydu sanırım; olaydan çok his okutuyor. Bitince “şöyle oldu” diye anlatmıyorsun da, bıraktığı duyguyla kalıyorsun biraz. Bazı cümleleri direkt insanın içine oturuyor.
“Birbirine dikkatle bakmayı becerenlerin, başka pusulaya ihtiyacı yoktu…”
ve
“Hayatı boyunca tüh’lerden kaçarken keşke’lere tutulmuş biriydim.”
alıntıları mesela kitabın ruhunu çok güzel özetliyordu bence.
Bir de şu cümle uzun süre aklımda kaldı:
“Bir hayatım daha olsa, korkmadan dokunmak için yaşardım…”
Sanırım kitap en çok bunu anlatıyor; hayata, insanlara, kendimize gerçekten dokunmadan yaşayınca eksik kalıyoruz biraz. Ben hem hikâyeyi hem de Nermin Yıldırım’ın kalemini çok sevdim. Duygusal olarak yormayan ama içten içe ağırlaşan kitapları sevenler bence çok sevebilir.