“Yirmili yaşlarına dek ağırlıklı olarak toplumcu gerçekçilerle hemhâl olmuş, imgeci İkinci Yeni şiirineyse hep mesafeli kalmıştı. Hatta Edip Cansever’in bir kitabını okurken, sinirlenip, ’Böyle şiir mi olur!’ diyerek kitabı duvara çarpmıştı. Yanlış yaptığınıysa kısa süre sonra anladı. Arkadaşlarıyla Bodrum’a tatile giderken ona bu dersi bir sokak köpeği verdi.
’İzmir’in içinden geçerdi o zamanlar otobüsler. Sabahın köründe, tren yolunun yakınında dururdu ki tren geçsin diye. Ben de böyle bir zamana denk geldim ve uyandım. Bir sigara yaktım. Bir köpek gördüm. Durmuştu, hiç kımıldamadan dağa bakıyordu. Çok anlamsız, sabaha karşı beş… Ben de eğildim, camın, otobüsün bana izin verdiği kısmıyla köpeğin nereye baktığımı algılamaya çalıştım. Gözüme sadece dağlar göründü. Çok saçma, dedim ama hayatın içindeydi ve o anda o duvara çarptığım kitaptan şu mısra geldi aklıma: ‘Kim bakardı uzaklara köpekleri saymazsam…’ Bodrum’a indik, ilk işim kitabevine gidip bir Edip Cansever kitabı almaktı.’”
“Huzuru bulabiliyorsak eğer aynı anda deniz kenarında dalga ya da kum olabiliriz aslında. Ufak bir evimiz olur hayalden. Nefes nefese kalabiliriz sahillerde… Ya da ne bileyim, sana benzeyen bukleleri kovalarken yorulabiliriz. Her gün batımını izleyebiliriz teninde. Senin mevsimin geldiğinde ben de orada olmak isterim. Gözünün içine bakıp da yaşlanabilirim belki.”
“İçten içe bilmek; yaşamak, görmek değilmiş. İçten içe bilmek ama söyleyememek içinde patlayacak volkanlara lav biriktirmek demekmiş. Artık biriktirmiyorum. Gülüyorum ve geçiyorum.”
“Kendi rengimi değiştirmek yerine renklere boyamak istemişim dünyayı. Kayıp gidene kadar kimsenin bir şey dilemediği bir yıldız olmayı. Sadece ateş böceği olsam yeterdi belki. Kendi ışığını yaratan ve sonra sönüp giden, parlamanın sarhoşluğunu yaşamayan bir ateş böceği. Ya da bir oyun yaratsam gizemli, kararlı, özgür, küçük kalmaktan korkmayan bir çocuk gibi. Gülüşler ışığım olsa… Tüm kuralların dışında!”