Gözlerimi açtığım yer, umduğum yer değil. Hoş bir beşik, tatlı ninnilerin arasında yanan sobanın çıkardığı çıtırtı sesini duyabiliyorum. Bir kadın, elinde meyve bıçağıyla elma soyuyor. Bu ninniyi o söylüyor. Tanıdık ama asla hatırlayamıyorum. Gözleri yavaşça bana döndüğü anda içten bir gülümseme yayılıyor yüzüne. Gülümserken gözlerinin kırışması, tüm yaşanmışlıklarının yanında ona özel bir anlam katıyor.
"Uyandın demek, bebeğim."
Beşiği ince parmaklarıyla kavrayıp öne ittiriyor. Elindeki meyveyi köşeye bırakıyor. Ayağa kalkıp yerde duran birkaç odun parçasını sobaya atıyor. Seslenemiyorum. Kendimi hiçbir şeymiş gibi hissediyorum. Çok yakın ama çok uzak. Kutsal bir şeymişim gibi bana bakmaya devam ediyor, annem. Ona ilk kez böyle sesleniyorum. Anne… belki de milyarlarca kez.
Beşik sallanıp oda ısınırken, güzel yüzü yeniden hüzünlü bir tona bürünüyor ve meyve soymaya devam ederek ninnisini söylüyor. İlk bakışta tatlı gelen ninni, şimdi sadece acıyla kaplanıyor.
"Gitme uzaklara." Devam ediyor. Duyamıyorum. Sadece orada, bana bakıyor. Gitme diyor, dudaklarından okuyorum.
Uyandığım zaman çimenlerde uzandığımı fark ediyorum. Rüzgar tenimi ıslatıyor, birkaç sokak ötede, parktaki çocukların sesi kulağıma ilişiyor.
"Mirelle." Diye sesleniyor annem bana. Ona dönüyorum. Elinde bir çamaşır sepeti, çamaşır asarken gözleriyle beni kontrol ediyor. Şimdi daha yaşlı ve daha hüzünlü geliyor gözüme. Gözlerinde anlamlandıramadığım bir şeyler var.
Yavaşça çimenlerden kalkıyorum, yalınayak bir şekilde annemin yanına ilişiyorum. Toz, yumuşatıcı ve elma gibi kokuyor.
"Ben de gitmek istiyorum."
Annem bana bakıyor, elimi tutuşu sıkılaşıyor.
"Gitme."
Gitmiyorum. Gidecek gibi değilim. Gitme hakkım yokmuş, sanki bu bir kuralmış gibi yeniden annemin yanından ayrılıp çimenlere oturuyorum.