Bazen bir çalışmak hummasına tutulurdum. Günlerce, haftalarca kitapların içine gömülür, dünyayı görmezdim. Fakat bir sabah başımda garip bir serserilik rüzgârı ile uyanırdım. O vakit rica, tehdit, ceza hasılı hiçbir şey tesir etmezdi. Günlerce avare, taşkın, çılgın bir çocuk olurdum. İşte o zaman kimse benimle başa çıkamazdı. Yine bir gün, hiç sebep yokken, bana garip bir uyuşukluk arız olurdu. Omuzlarıma görünmez bir yük çöküyormuş gibi derin bir yaşarmak bizârlığı duyar, bir yarım uyku içinde uyuşup kalırdım. Bu bir nevi ruh felcine benzerdi. İnme inmiş bir kolu oynatmak nasıl imkânsızsa benden, iyi yahut fena, bir hareket çıkması da öyle imkânsız olurdu.
Dostlarım, sevdiklerim var mıydı? Bilmiyorum. Birçok kimselerle kolayca ahbap olur, beraber yer, içer, güler, eğlenirdim. Fakat bu dostluk hiçbir zaman muayyen bir dereceyi geçemezdi. Kimseye düşündüklerimi, duyduklarımı söylemezdim. Ruhum herkese kapalı kalırdı. Büyük bir vefa ve şefkate ihtiyacım vardı da bunu kimsede bulamadığım için mi böyle yapardım? Bunu da anlayamadım. Muhakkak olan şu ki çocukluğumu, gençliğimi çaresiz bir ruh yalnızlığı için-de geçirdim. Daima değişen insan kalabalıkları içinde çölde kaybolmuş bir avare yolcu gibi yalnız yaşadım. Öyle zannediyordum ki yalnız yaşadığım gibi yalnız öleceğim En sevdiklerim bile beni anlamayacak...