Bu eser sadece bir bilim kurgu değil; aslında insanlığın kaçınılmaz sonuna yakılmış sessiz bir ağıt gibi.
H.G. Wells’in bu sarsıcı eserini elime aldığımda, sadece dişliler ve mekanik bir araç bekliyordum. Ancak sayfalar ilerledikçe, kendimi soğuk bir laboratuvardan çok, insanlığın solup giden hatıraları arasında buldum.
Bu kitap, geleceğin parlak ışıklarını değil, türümüzün üzerine çöken o uzun gölgeyi anlatıyor.
Hikaye, Victoria dönemi Londra’sında isimsiz bir Zaman Yolcusu’nun, dostlarına zamanın dördüncü bir boyut olduğunu kanıtlamasıyla başlar. Kendi icadı olan makineyle M.S. 802.701 yılına sıçradığında, karşılaştığı manzara bir cennet bahçesini andırır: Eloi adı verilen, çocuksu, narin ve dertsiz varlıklar.
Ancak bu sahte huzur, gecenin karanlığıyla parçalanır. Yerin altında, makineyi çalan ve karanlıkta yaşayan vahşi Morlocklar vardır. Zaman Yolcusu, insanlığın iki uç noktaya evrildiğini dehşetle fark eder: Bir yanda zayıf ve düşüncesiz bir zarafet, diğer yanda yamyamlaşmış bir sanayi artığı. En hüzünlü an ise, sevdiği Eloi kadını Weena’yı bu vahşi döngüde kaybetmesi ve güneşin artık ısıtmadığı, dünyanın son demlerine yaptığı o yalnız yolculuktur.
İnsan olduğumuzu unuttuğumuz an, acı çekmeyi de bırakırız. Ama acı çekmemek, gerçekten mutlu olduğumuz anlamına mı gelir?
Bu satırları okurken Weena’nın o boş bakışlarını düşündüm. Eloiler acı çekmiyor, yas tutmuyor, derin duygular beslemiyorlar. Wells burada bize şu acı soruyu soruyor: Eğer bizi biz yapan hüzünlerimiz ve mücadelelerimiz elimizden alınırsa, geriye kalan o saf huzur aslında bir yok oluş değil midir? İnsanlık, mükemmel bir rahata kavuştuğu an, aslında ruhunu teslim etmiştir.
__Zaman bir nehir gibidir; biz sadece akıntıya karşı kürek çektiğini sanan ama sonunda denize dökülen