“Şu anda," diye devam etti, “dünyanın her tarafında en ürkütücü dehşetler meydana geliyor. İnsanlar eziliyor, kamçılanıyor, bağırsakları çıkarılıyor, parçalanıyor; ölü bedenleri bozuluyor ve gözleri geri kalanıyla birlikte çürüyor. Acı ve korku çığlıkları saniyede üç yüz altmış metre hızla havada her tarafa dalga dalga yayılıyorlar. Üç saniye süreyle dolaştıktan sonra tamamen duyulmaz oluyorlar. Bunlar sıkıntı verici gerçekler; fakat onlardan ötürü yaşamdan daha mı az keyif alacağız? Kesinlikle hayır. Şefkat duyarız. Şüphesiz, ulusların ve bireylerin ızdıraplarını kafamızda canlandırır ve onlara acırız. Fakat nihayetinde, şefkat ve hayal gücü nedir ki? Pek az değerlidirler, şefkat duyduğumuz kişi ezkaza çok sevdiğimiz biri olmadıkça; o zaman dahi çok fazla etkili olmazlar. Ayrıca iyi bir şeydir de bu; çünkü kişi yeteri kadar berrak bir hayal gücüne ve başka insanların acılarını gerçekten anlayacak ve hissedecek denli duyarlı bir şefkate sahip olsaydı, bir an olsun iç huzuru bulamazdı. Sahiden şefkatli bir ırk, mutluluğun anlamını pek bilmeyecekti. Ancak neyse ki, önceden söylediğim gibi, şefkatli bir ırk değiliz biz. Savaşın başında, hayal gücü ve şefkatten ötürü, bedensel olarak acı çekenlerle birlikte acı çektiğimi düşünürdüm. Oysa bir iki ay sonra dürüstçe itiraf etmem gerekti ki, çekmiyordum. Üstelik hâlâ pek çoklarından daha açık bir hayal gücüne sahip olduğumu sanıyordum. Izdırapta her zaman yalnızdır kişi; bir insanın ızdırap çekmesi üzücüdür; bununla birlikte, dünyanın geri kalanına hazzı olanaklı kılar."