İbrahim Keleşcan

İbrahim Keleşcan
@90lardacocuk
*Felsefe *Edebiyat *Fotoğraf *Müzik Mavi
Lisans
Kütahya/Ankara
Ankara, 23 Eylül
18 okur puanı
Şubat 2020 tarihinde katıldı
Şu anda okuduğu kitap
6/10
·360 syf.·
2020 3. kitabı
Kitap, yazarın okuduğum ilk romanı. Yeraltı edebiyatı da ne ola? diye alıntılarına göz atıp, hımm hiç de fena değilmiş, deyip satın aldım. Alıntılardan dolayı, kafamda şiir tadında -biraz da arabesk- bir roman okuyacağım, düşüncesi ile kitaba başladım. İlk tokat daha giriş kısmında sol taraftan suratıma indi. Tamam, yazarın tarzı biraz karanlıktı (yeraltı edebiyatı dedikleri şey sanırım) ama yılmak yoktu, biraz ilerleyince yürekleri coşturacak bir şeyler olacaktı. Aşk, meşk, özlem acaba hangisi diye düşünürken, bir tokat daha. Sonra bir tane daha. Kitap adeta "bak sen! şiir tadında bir şeyler okuyacakmış beyimiz" diyerek dayak attı :) Kitap, dikkatleri üzerine çekerek, sert bir biçimde giriş yapıyor. Devamı ise yer yer donup kalınacak şekilde rahatsız edici. Çocuk istismarı, şiddeti... Okuması biraz zor. Oğuz ATAY ilgimi çekmesine karşın, onunla alakalı kısımları sevemedim. Fazla eğreti durmuş ama Filipinli, Kızılderili, bina üçlüsü arasında geçen diyalog ve metafor harikaydı. Türüne az rastlanacak cinsten. Kitabı teknik olarak değerlendirecek olursak, iyi yazılan dramların ortak özelliklerini taşıyor. Kahramanını güç durumlara sokup, okuyucuyu avucunun içine alıyor, dahası kitabın bir mesajı var. Bunlar iyi kısımları fakat bazı yerlerde betimlemeler ve detaylar eksik, kurgu olarak da basit kalmış, dahası ve en önemlisi ilerleyen kısımlarındaki tesadüfler bir roman için fazla zorlama olmuş. Teatral bir oyun ya da senaryo olsaydı pek problem olmazdı, fakat gerçeklikten uzaklaştıkça, kitapla olan bağı kaybediyorsunuz. Bir kaç güzel özdeyiş ne yazık ki kitabı kurtaramamış.
Edebiyat
AzHakan Günday · Doğan Kitap · 201926,9bin okunma
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
8/10
·262 syf.·
Beğendi
·
2020 2. kitabı
Kitabı bana eserin geçtiği yer olan, Eskişehir'de doğup büyümüş, dedelerinden biri Çanakkale'de Şehit, diğeri de aynı savaşta Gazi olan, babasını küçük yaşta kaybettiğinden dolayı Gazi dedesi tarafından büyütülen, yine aynı dedesi tarafından ülkenin öğretmene ihtiyacı var diye, Kız Öğretmen Okulunda biraz da zorlamayla yatılı okutulan, (dedesini ve annesini özlediğinden dolayı kaçıp, geri geldiği zamanlar olmuş ve o zamanki hayali TRT sunucusu olmak)16 gibi çocuk sayılabilecek bir yaşta da Kütahya'da bir köyde öğretmenliğe başlayıp, kardeşlerini okutup, aynı zamanda da bugün çok iyi yerlere gelmiş öğrenciler yetiştiren, çok sevdiğim emekli bir ilkokul öğretmeni, Düriye hoca tavsiye etmişti. Öğretmenin emeklisi olur mu? bilmiyorum. Belki de görse kızardı. Neyse :) Yaban'ı okurken canımı fevkalade sıktığını hatırlıyorum. Hatta bir kaç kere fırlatıp atma isteği uyandırmıştı. Bitirdikten sonra da uzun bir süre kitap okuyamadım. Kötü olduğundan değil, olaylar çarpıcı şekilde gerçek (Sevgili Düriye öğretmenimin ve o dönem işgal altında kalan Kütahya'nın tarihine hakim kişilerin, döneme dair anlattıklarını da birleştirince) ve eserde bunlardan az bile bahsedilmiş. Şu an yaşadığım çevreye yakın olan Porsuk Çay'ı halkına ve Anadolu'daki diğer şehirlerde İstiklale katılmayan, inanmayan insanlara küsmüştüm. Kendimce haklı nedenlerim vardı. Mesela bir adam düşünün. Soyadı Atatürk tarafından verilen, Çocuk Esirgeme Kurumu'nun ilk başkanı ve Bolu Mebusu Dr. Fuat Umay. (Türk mitolojisinde çocukları ve hayvanları koruyan tanrıça) Ülkenin kıt kaynaklarından bir kısmını, savaş devam ederken, 1921 yılında yetim kalan çocuklar açlıktan ölmesin diye kurucularından ve başkanı olduğu, Çocuk Esirgeme Kurumunun, ödeneği için mi istesin? Yoksa ülkesindeki çocuklar esaret altında yaşamasın
Edebiyat
YabanYakup Kadri Karaosmanoğlu · İletişim Yayınları · 202154,6bin okunma
8/10
·96 syf.·
Beğendi
·
2020 1. kitabı
Kitap çok kısa ama anlatmak istediği ve düşündürdükleri üzerine bir şeyler yazmak istense, kendisinden çok daha hacimli bir kitap olacağı kesin. Kitabın baş kahramanı martı Jonathan Livingston aslında hayatlarını gerçek bilginin peşinden ölüme gidecek kadar idealist bir çok kişinin metaforuydu. Okurken aklımda Sokrates, İskenderiyeli Hypatia, Giordano Bruno gibi kişiler dönüp durdu. Onlar da tıpkı martı Jonathan gibi bildiklerini kendilerine saklayamazdı. Anlatmalı ve öğretmeliydiler. Kendi halkından dışlanmak, öldürülmek pahasına onları bir ileri noktaya taşımalıydılar. Jonathan kendi türünün en yetenekli martısı olarak yaşayıp ölebilirdi. Fakat böyle bir yaşam asil değildi. Hem bildiklerini kendine saklasa ne olacaktı? Yalnız ve bilge biri olarak, paylaşamamaktan kaynaklı bir yaşamanın verdiği mutsuzluğa katlanmak zorunda kalacaktı. Çünkü bilge biri için bilmek sırtında devamlı taşıdığı bir yüktür. Arada yükünü indirmeli ve rahatlamalıydı. Asıl mutluluğun ve rahatlamanın, öğrendiklerini paylaşmak olduğunu ve kendilerini yerinde saydıracak, sanki fizik kanunu gibi kalıplaşan ve ona inananları bir çıkmazın içine sokan her düşüncenin karşısında, yeni fikirlerin aslında karanlıktan onları tahmin edemeyecek kadar kolay bir şekilde kurtaracağını göstermek istiyordu. Bildikleri ile mutlu değildi, öğrettikleri ile mutluydu. O da zamanının ilerisindeki her düşünürün karşılaştığı en büyük zorluk ile karşılaştı. Farklı düşünmekten kaynaklanan korkunun getirmiş olduğu CEHALET. Fakat zihinlerde bir kıvılcım çakmıştı bile ve kendinden daha büyük bir şeyin parçası olmuştu. Zamanın, mekanın ve bizi sınırlayan her şeyin ötesine geçmişti.
Edebiyat
Martı Jonathan LivingstonRichard Bach · Epsilon Yayınları · 201680,2bin okunma