Öncelikle bu incelemenin oldukça uzun olduğunu ve spoiler içerdiğini belirtmek isterim.
“O wonder!
How many goodly creatures are there here!
How beauteous mankind is!
O brave new world,
That has such people in’t!”
( Shakespeare, 1623)
Aldous Huxley 1894 yılında İngiltere'de doğdu. Anne, şair Matthew Arnold’un yeğeni, baba Cornhill dergisinin sahibi, kardeşi ve büyükbabası ünlü birer biyologdu. Bilim ve edebiyatı birleştiren bu entelektüel miras Huxley’in dünyaya bakışının temelini oluşturmuştur. On altı yaşında, geçirdiği bir rahatsızlık sonucu bir yıl kör kalması, iç dünyasını keşfetmesine imkân vermiş ve bu keşifler kendisini şiire ve öykü yazmaya yöneltmiştir. Hayatı boyunca kalemiyle, gelişmekte olan vahşi kapitalizmi sorgulamış ve toplumun huzuru ve refahı için sistemin kendi içinde dönüşümünün kendince altın anahtarlarını üretmeye çalışmıştır.
Kast sistemi üzerine oturtulmuş bir dünya. Kimi buna kötü niyetli bir hümanizm , kimi de iyi niyetli bir totaliterizm diyebilir. Ancak her ne olursa olsun bana derin çelişkili duygu ve düşünceler yarattı bu cesur ,yeni dünya. Acaba her şeyin farkında olmak insanca yaşayıp en sonunda intihara giden yolda tükenmek mi vahşi gibi, yoksa somanı alıp alıp derin bir zihinsel tatil-uyuşukluk- ve uyku durumunda bir ömür geçirip en sonunda duyusal filmler izleyip güzel kokular içinde aseptik bir ortamda ölmek mi ? Kitabın temel tartıştığı soru bence bu. Tabii ki çok kapsamlı ve ehli bir perspektiften kurgulanmış bu kitap daha farklı bir çok felsefi soruyu da akla getiriyor.
Halk , Huxley'in etkilenerek bu kitabı yazmaya soyunduğu ve kitapta da kendisi Dünya Ülkesi'nin kutsal kurucusu kabul edilen Henry Ford'un ilk defa seri bantta üretilebilen bir araba olan