“Vedia ise amaç nedir bilmiyordu, düş de kurmuyordu. Onun düşü, yaradılışının kökenindeydi. Doğa onda düş kurmuştu. Bir göze gibi, bir tohum gibi, sadece bir ‘can’dı o, yaşamı kuracak, taşı toprağı devirecek ve kimsenin bilmeyeceği bir evrensel oluşumu gerçekleştirmek için düşünmeden, tasarlamadan akıp gidecekti. Gücü buradan geliyordu.”
“İkisi de kendilerinden başka, düşlerinden başka bir şeyle ilgili değillerdi ki… Dayım için insanlar, ancak onun kurduğu tasarılar içinde bir rol aldıkça anlam kazanıyorlardı. Bu anlam ise, bir yaprağın günün her saatinde değişem rengi gibi, geçici nitelikteydi. Nitekim bu geçici varlıklar içinde, o ‘tek başına’ yaptığı yolculuğu sürdürürken, geriye dönüp bakmıyordı bile.”
“Anladım ki, burada, bu evde, hiçbir söz boşa gitmiyordu, üstüne düşülmese de, önemsiz olduğu bilinse de, dayımın sofrası, yaşamdan kopmuş değil, onun bir perde arası gibi yaşanıyordu.”