“birden onun havada istiap ettiği yerin bir aynı ruhumda mevcut olduğunu hissettim ve bir-iki sene evvel çirkin addettiğim bu kadının ruhuma açtığı, ruhuma verdiği münferit, güzide güzelliğin nasıl nafiz, nasıl mühlik bir zehir olduğunu ve bu insanın varlığına bir kere damladıktan sonra bütün zerratın onu nasıl çekip massettiğini düşündüm. ve o zaman anladım ki, artık kendi ruhuma karşı riyayla bu merbutiyetin cinsini örtmeye çalışmak beyhude bir şeydi. korkak bir şeydi. anladım ki onu ümitsiz ve şifasız bir surette seviyorum. bu, o kadar yavaş yavaş benliğimi istila eden bir şey olmuştu ki dimağıma, kalbime ve ruhuma, bütün mevcudiyetime ağır fakat kati bir kudretle yerleşmiş, yayılmıştı. şimdi artık bütün mevcudiyetimde ondan ari bir nokta, bir cüzi fert bile yoktu ki şurası da boş diyebileydim. bu bana nihayetsiz bir hüzün, aynı zamanda nihayetsiz bir zevk veriyor. bu ebedî mahrumiyette, bu kimsenin bilemeyeceği arzularda, ebediyen isaf edilmeyecek feryatlarda müstesna bir hayat ezgisi var.”
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
“zannedersem zevcelik sıfatının sende yaptığı bu bir sıra nazariyata tahammül edemiyorum. sana tahammül edemiyorum, ne kadar mazlum, ne kadar müşfik, ne kadar halim olsan senin etrafında o kadar benden başka bir hava, başka bir şey var ki bunun benden tamamen ayrı bir şey olması beni üzüyor, sıkıyor, yoruyor. seni sürükleyip yerlere yatırmak, seni ayaklarımla ezmek, senin başını çamurlara sürüklemek hevesiyle yanıyorum. onun için, seninle yaşayamayacağım. fakat sen benimsin ve benim kalacaksın. hiç kimsenin olmayacaksın. zaten bunu söylerken içimde mutlak bir şey ben ölsem bile senin başka bir el, başka bir aşk dokunmamış bir kadın kalacağını biliyorum.”
“sen en çok sevmiş olduğum kadınsın, mazide, halihazırda ve atide, bundan şüphe etme! fakat hiçbir vakit seni o ocak denilen, aile denilen şeyi, rabıtayı temsil ediyorsun diye sevmedim. öyle rabıta, öyle ocak bence yoktur. seni de bir kadın diye sevdim, bir kadın diye sevmediğim zaman bıraktım. şu kadar var ki, başka kadınları bıraktıktan sonra avdet etmem. fakat sana avdet ettim. ve yine de etmek ihtimalim var. emin ol ki bir saat, bir saniye hayat arkadaşımsın diye vazife hissiyle sevmedim. sen cazibedâr bir kadınsın, sen bende nihayetsiz arzular uyandırırsın, hülâsâ handan’sın, işte onun için. şimdi bu satırları yazarken henüz pek sevdiğim metresim dışarıda beni beklerken yine senin kokunu, senin temasını, senin sesini hatırladım, arzuladım. ve bu, gözlerimden yaş getirecek kadar zalim. fakat aldanmıyorum, bu sadece bir arzu.”
“diyelim ki beni artık sevmiyorsun. öyle mi azizim? bunu doğru söyle, bundan emin olsam sevilmekten kaldıktan sonra koynunda silkilmez müziç bir kadın hiçbir vakit olmayacağım. bunu vazıhan bana anlatsan, müphem, anlaşılmaz etvarınla her zaman böyle fırtınalardan sonra hatta fırtınalar arasında, eskisi kadar şedit ihtiraslarınla bana avdet etmesen bunu bilecektim! dünyada bunu bilmek kadar arzu ettiğim bir şey yoktur. beni sevip sevmediğini bilmiyorum. çünkü seni kendimden müteneffir, kendime düşman dakikalarda da gördüm. bazen hastalıklarımda, hatta sıhhat zamanlarımda öldüğümü beklediğin anlar olduğunu biliyordum. fakat lakayt, hayır. seni benim yanımdayken, seni hiçbir vakit lakayt görmedim. bana lakayt tavrı da takındın. fakat sen fena bir aktörsün. bu lakaytlık arasında ekseriya bir hınç, bir hiddet, başka vasıtalarla alınmamış bir intikam arzuları gördüm. işte bunun için seni, mezara kadar birlikte yaşayacağım dediğim adamı hayat şartlarım ne olursa olsun bırakmak için, mutlak onun ruhunda, onun mevcudiyetinde bana artık ihtiyacı kalmamış olduğunu hissetmeliyim!”