Daha parlak bir teoriye göre de maymun ilk başlarda, avcılığa atılmadan önce, uzun süre suda yaşayan bir yaratık döneminden geçmiştir. Sıcak denizlerin kıyılarında dolaşarak yiyecek aradığını göz önüne getirin. Buralarda, ovadaki yiyeceklerden daha bol miktarda kabuklu deniz hayvanları, böcekleri bulabiliyordu. Yavaş yavaş daha derin sularda yüzmeye ve yiyecek aramak için deniz dibine dalmaya girişecektir, iddiaya göre bu dönemde, birtakım başka memeli deniz hayvanları gibi kıllarını dökmüş olacaktır. Yalnız, sudan dışarıda kalan kafası, güneş ışınlarından korunmak için kıllı kalmıştır. Daha sonraları, (başlarda deniz kabuklarını açmak için bulup kullandığı) gereçler geliştikçe, kıyılardan uzaklaşmış ve açık düzlüklerde avlanmak için içerlere girmeyi göze almıştır. Bu teorinin, bugün kendimizi suda neden rahat
hissettiğimizi de açıkladığı söylenir. Gerçekten de en yakın akrabamız şempanzeler, suya girince öylesine şaşırırlar ki çabucak boğulup giderler. Vücudumuzun kayıksı biçimini, hatta dikey duruşumuzu da açıklamaya yarar bu teori. Bu dikey duruşun, gittikçe daha derin sulara dalmasını öğrendiğimiz sıralarda elde edildiği öne sürülür. Ve giderek vücudumuzdaki kıllı bölgelerde görülen garip bir nitelik de bu yoldan açıklanmaktadır. Dikkatle bakılacak olursa, sırtımızı örten kılçıkların öteki maymunlarınkinden bambaşka bir yönde geliştiği görülür. Bu kıllar, sırt kemiğimizin iki yanında çapraz yönde biçimlenmiştir: Yüzerken vücuttan akıp giden suyun yönünde... Demek ki, tüylerimiz büsbütün dökülmeden önce, yüzme sırasında direnci azaltmak üzere bir değişikliğe uğramıştır. Primatlar arasında deri altında kalın bir yağ tabakası bulunmasının yalnız bizde rastlanan bir şey olduğuna ayrıca işaret edilir. Birtakım bilginler, bu yağ tabakasının, balinalarda ya da foklarda