HEP UZAKTAN UZAĞA / Mürsel DEMİR
('Uzaktan Aşk' adlı kitap üzerine, gönülden dökülenlerin yayımlandığı bir deneme...)
Uzaktadır, her şey uzakta. Uzaklık uzaktadır, yakın bile uzakta. En yakınımızdaki uzaktır bazen bize. Bazen biz uzaklaşırız en yakınımızdakilerden. Ya da sebepler uzaklaştırır bizi sevdiklerimizden. Düşmanlar yakın olur bazen, hüzünler yakın, sevinçler hep uzaktan uzağa…
Ve aşk… O da uzakta… Uzaktan da uzakta… Buralarda değil sanki. Arayıp da bulamadığımız bir şey gibi. Yokluk içinde varlığını hissediyor ve yaşıyoruz ama dokunamıyoruz.
Heybeme tam da bu düşmüştü bu hafta; Amin Maalouf’un “Uzaktan Aşk” adlı piyesi. Okudum ve uzaklara gittim. Kayboldum, boğuldum… Bir ışık aradım kurtulmak için. Bir iz bir nişan… Bir nida bekledim. Aradım ve yandım. Tıpkı Jaufre’nin yandığı gibi.
Jaufre yanmıştı ve vurulmuştu uzaklara. Aşkın kokusunu almıştı ta uzaklardan. Kendi varlığına yokluk elbisesi giydirip bir tek O’nu var etmişti adeta. Uzaklarda bir sevgili vardı Jaufre için. Hayalini kurduğu fakat bunun gerçekliğine yürekten inandığı bir aşkı keşfetmişti adeta yeni bir kıtayı keşfeder gibi.
Fakat hikayenin ilginç olan kısmı, Jaufre’nin denizleri geçerek yüzünü görmeden özüne vurulduğu sevgiliye giderken, aslında gitmemeyi istemesi, med-cezirler yaşamasıydı. Sevgiliyi görmek mi yoksa görmemek mi? Görerek sevmek mi, görmeden bir ömür boyu aşkından her gün yeni baştan can kesilmek mi? Jaufre bunun tereddüdünü iliklerine kadar yaşıyordu. Belki de korkuyordu, görünce vazgeçeceğinden. Belki de korkuyordu büyünün bozulacağından.
Ve bir de Jaufre’nin sevgilisi olan Clemence’nin endişeleri vardı. Olanları duyup da Jaufre’nin onu görmeye geleceğini öğrenince; “Bu ozan